Mazlum Çetinkaya
Gitmesini bilirse insan, kimse unutulmaz değildir, derdi babam, ne kadar da yanılmış. Unutulmak bir yana hatta hatırlamamayı deneyip de başaramayanlardanım. Bilmiyorum nedendir, hatırlamamayı bile beceremiyorum.
Kime kusacaksın şu yalnızlığını, bilmiyorsun.
Dünya, yoksulluğun ve şiddetin kıyımından geçerken oturmuş hâlâ aşka inanıyorum, şiire inanıyorum, insana inanıyorum… değil miydi ki bütün bunlar hayal kırıklığımızdı.
Aşk, insan ve şiir, yalnızlığımızın üç büyük semti, kimsenin uğramadığı.
Yok efendim “çalmasını bilirsen her kapı açılırmış” halt etmiş, biz kimin kapısını yanlış çaldık ki! Ey sabahın gözlerine ölümün kanını doğrayanlar…
Söyle şair, sen söyle, gömleğindeki ilikle kendi kemiğindeki sızıyı bağlayan şair, sen söyle.
Kapı açılmadı, içeride her şey bıraktığın gibi.
Ama asılı ceketin zulasında kalan bir ölüm gibi sanki son sözleri şairin, dolabın kapaklarından kalan boş yerlere yazıyordu:
Kürtçe inandım ben sana ff diye.
Üç slogandan ve üç zamandan ibaretti sanki her şey: sevdim, seviyorum, seveceğim. Geçmiş, bugün ve yarın nasıl da büyüyor bizim dışımızdaki zamanın ayakları altında.
“Unutmak değil de hatırlamamak mümkün sanmıştım” diyor ya, işte o filmdeki gibi hayat ölümü karşılamaktan başka bir işe yaramıyor.
Ve yine yanıldım, bir daha kendimle iddiaya girmeyeceğim asla, seni Kürtçe sevdim başka da dilim yoktu, işte bu sebepledir unutamayışım ve sevmekten vazgeçemeyişim.
Ama sen de az değildin hani, en kötü sözleri bile o kadar güzel söylerdin ki, bütün ağrılarım geçerdi o gün!
Bir akıl hastanesinin koridor boşluğundaki duvarlara yazılan eski şiirlere baktım bugün. Ben çok yoruldum hayat, diye yazılmış, duvar mı şaire seslenmiş yoksa şair mi duvara belli değil, bu yakınlığı sadece akıl hastanelerinde görmedim, hücre duvarlarında da gördüm, çok okudum, çoğu da bizim dildendi.
İnsan, şiir ve aşk…
Veda ettiğim tüm sözcüklere dokundum o hücrelerde, Kürtçe inandım ben sana o gün. Cennet’i sana o gün anlattım, o gün işte boynunun o hayata kırılmışlığını ve tüm o elma bahçesindeki ağaçların yas tutma hallerini o gün anlatmıştım sana.
Sonra bir gece yarısı, karanlık, çok karanlık, bir ressam yaptıklarını anlatıyor, saçlarındaki tokası yedi kat taşların dibine düşüyor: eğiliyorum, ellerim yetişmiyor, eğiliyorum, ömrüm kısalıyor. Bulabilsem, bulmaya ömrüm yetseydi, çıkarıp o tokayı bize inandığım o dile asardım; belki Cennet acı çekmezdi o kadar!.
Bütün dünya acı çekiyor, bütün dünya yoksul ama o dünyanın en güzel hâli olmak zorundayız biz.

Şiir, insan ve aşk
Böyle böyle büyüyor ve böyle böyle çoğalıyoruz işte.
Sen orada uyurken burada başka biri ölüyor, ben burada ölürken orada başka biri gülüyor.
Dünyanın enlem ve boylamları sana baktığım dilden o kadar uzak ki.
Ve sana inandığım aşka yakın bir kasabada biri şiir yazıyor belki de, kim bilir!
Nasıl bir dünya bu, kimimiz yastayız, kimimiz de yas tutanların pastasını kesiyoruz.
Ben sana inandım fındık farem, sana Kürtçe inandım ki başka dilim yoktu zaten, dokunamadığım bir çiçeği sana gönderiyorum, çok uzaktan.
Akıl hastaneleri soğukmuş, öyle diyor arkadaşlar.
Bu kış geçerse ve biterse eğer bu kış, sana benim olmayan dillerden de bakacağım, unutma, bu kış biterse eğer!
Anne mendilimi ver, şiir yazacağım sevgilime.
2023, güzelliğin kapısı olsun hepinize.
Ve sizi seviyorum; Kürtçe, Türkçe ve bilmediğim diğer bütün dünyanın dillerinden.











