Memet Sönmez
Ne zaman burnuma yağlı katmer, süt, biçilmiş ot, hatta tezek kokuları dolsa aklıma beş altılı yaşlarım gelir.
Adıyaman Gerger’de doğdum. Penceresi Fırat’a bakan taş evimiz vardı. Evimiz yüksekçe bir yerde, Fırat’a tepeden bakardı. Fırat, kıvrıla doğrula akar gider; gündüzleri gümüş, geceleri ay, yıldızlar altında yakamozlanırdı. O sırada Fırat’ın taşıdığı, adını o gün bilemediğim bir koku burnuma dolardı.
Babam, derin pervazlı camın önüne oturur, çay bardağı ile rakısını içerdi. Annem de bana sıcak tırnaklı pide üzerine sürülmüş tereyağı yedirirdi. Sıcak ekmek kokusunu hayal edin. Eğer çevrenizde ekmek pişiyorsa emin olun ki bu hayalinizdeki kokuyu burnunuza taşıyacaktır.
Fırat o zaman dağlardan, taşlardan şelaleler ile akar, kıvrılır, geniş düzlüklerde sessizce ovalar üzerinde süzülürdü. Etrafı mor lavantalar ile çevrilirdi. Bu bazen dağ , taş , bazen de vahşi, insanın içini ürperten yüksüklerden boşalırdı. Ah deli Fırat! Bakmayın siz onun bugünkü, sessiz sakin duruşuna; doğduğu yerden döküldüğü yere binlerce kilometre yol alıyordu. Ne maceralı bir yolculuk değil mi?
Şimdi Fırat akmıyor!
Önüne barajlar, bentler kuruldu. Şimdi Fırat, uslu bir deniz, sakin bir göl oldu. Adalar, yarımadalar, kıvrımlı kıyılar, koylarla doldu. Lüks, gezi tekneleri, balıkçı takaları, hatta jet skiler dolaşıyor Fırat’ın tatlı sularında.
Birçok köy sular altında kaldı. Evlerin çatıları görünmüyor. Camilerin sadece minareleri kaldı sular üzerinde.
Balıklar namaz kılıyor!
Altı yaşında, Adıyaman’ın Gerger köyündeyim. Hatırlıyorum, ev sahibinin kızı Emine ile bazen doktorculuk bazen de evcilik oynuyorduk. Güneşli bir gün saçlarımı tarayan rüzgarların getirdiği lavanta kokuları arasında kendimi mor tarlaların ortasında koşarken buldum. Oraya nasıl gittim? Bunu hatırlamıyorum, belki mavi gökyüzü belki aşağıda , uzakta, çok uzakta göremediğim , bilemediğim şeyleri merak etme, isteğiydi. Küçük Kara Balık etkisiydi belki, kim bilir… Renkleri o kadar güzel , kokuları o kadar keskindi ki gördüklerimin. Şimdi, gördüğüm her mor renk, her lavanda kokusu beni çocukluğuma götürür.
O gün hızımı alamamış, Fırat kenarı boyunca koşmaya devam etmiştim. Zaman zaman duruyor, üç yüz altmış derece dönerek doğayı gözlemliyordum. Renkler, sesler, kokular birbirine girmiş ahenkle dans ediyorlardı… Vincent Van Gogh un rengarenk tablolarındaki gibi. Bu tablonun içine bir renk, bir hareket olmuştum. Fırat beni büyülemişti adeta. Koştukça kulağıma esrarengiz sesler doluyordu. Koşuyor, koşuyor, duruyor kuşların, arıların, börtü böceklerin çiçeklerle danslarını seyrediyor, dinliyordum. Mozart’ın, senfonisindeki aksak, aykırı seslerin uyumu gibi. Bütün bu dingin, sakin güzelliklerin ardında kalan gizemli gürültü, hala kulaklarımı dolduruyor ve beni kendine çekiyor. Geri dönüp evimden ne kadar uzaklaştığıma bakamıyordum. Acaba evden ne kadar uzaklaşmıştım? Eve dönebilecek miydim?
Küçük Kara Balık korkmuş muydu?
Korkuyordum. Ama o sesin büyüsünden kurtulamıyor ve koşmaya devam ediyordum. Biliyorum ki Kara Balık da aynı koruyu, merakı ve heyecanı duymuştur.
Behrengi öyle yazıyordu.
Sesin kaynağını, o sesin nereleri dolaşıp geldiğini öğrenmek, yenemediğim merak konusuydu. Karalıydım, Fırat’ın doğduğu yeri görecektim. Geri dönüp dönemeyeceğim duygusu önemini yitiriyordu.
Fırat’ın, kaynağını merak ediyordum.
Lavanta çiçeklerini gerilerde bırakmıştım. Koca kayalar vardı şimdi önümde. Tırmanmaya başlamıştım. Dağ gibi kayalara doğru yaklaştıkça büyülü sesin şiddeti artıyordu. Tırmandım, tırmandım, tırmandım… Geri dönüp bu kayalardan nasıl ineceğimi düşünmüyordum. Hep ileriye , hep yükseğe çıkmak Fırat’ı takip etmek istiyordum.
Ben artık o sesin içindeydim.
Fırat parlıyor, küçük dalgaları üzerinde ışıklar saçıyordu.
Son büyük bir kaya kalmıştı tırmanmam gereken. Zorlukla kayanın üst tarafını tuttum ve kendimi yukarı çektim. Gördüklerim karşısında dehşete düşmüştüm.
Fırat, deli Fırat kayaların arasından fışkırıyor, irili ufaklı şelalelere dönüşerek aktığı yerde havuzlar oluşturuyordu. Akan suyun rengi, yeşilin her tonuna, beyaz köpüklere dönüşüyor, büyük bir gürültü çıkartarak, yatağına akıyordu. Şimdi beni kendine çeken o büyülü sesin içindeydim. Kafamı kaldırıp kayaların en yükseğine baktım. Yüksek bir uçurum dibinde küçük bir taş gibiydim. Yuva yapan kartallar, alçalıp süzülen kargalar, keklikler, öteki kuşlar… Bu büyülü sesin görsel tablosuydu.
Dönüşüm zor olmamıştı. Lavantalar arasında yürürken gökyüzünde bir ses duydum. Köyümün yakınlarında bir helikopter dönüp duruyor, boş arazilere bir şeyler atıyorlardı. Bir kutu da ben aldım. Metal teneke bir kutuydu. Merakla eve koştum. Babama kutuyu okuttum. 1947’den 1950’li, 1960’lı yıllara uzanan.
Amerikan Marshall yardımı!
Yavan süt tozuydu gökyüzünden atılan. Sulandırıp içecek, sözüm ona beslenecektik. Daha sonra okulda da dağıtılacak olan bu “yardımlar”ı hükümet yetkilileri, kesilmemesi için neredeyse yalvaracaktı.
Annem, bu tozları ağzımıza bile sürdürmedi. Yeni sağılmış, kaynatılmış süte, dut pekmezi katar içirirdi. Süt tadı, pekmezin dut tadına karıştırıp lıkır lıkır, ılık ılık içirirdi.
Annem benim.
Bu “yardım” aslında emperyalizmin dünyada ilk olarak sözüm ona özellikle Afrika’da çekilen açlığı önlemek amaçlıydı. Oysa bu genetiği ile oynanmış gıdalar(GDO), dünya nüfus planlamalarıyla alakalıydı. Süt tozu içirilecek, çocuklar hastalanacak, çocuk felci aşısı ve bir çok ilaç zorunlu kılınacaktı.
Ne diyor ilaç Kartelleri:
“hastaları öldürmeyin! İyileştirmeyin de…”
Daha sonraki yıllarda hayatımıza girecek gıda, et, meyve, sebze görünümünde yiyecekler , bizleri yavaş yavaş zehirleyecekti.
Amerika süt dağıtıyor! Kıyamet alametleri.
Ne diyor Marks:
“Emperyalizm, gölgesini satamayacağı ağacı keser…”







