Çocukluğumdan beri, tarihin bir “tekerlek” olmadığını düşünürüm, buna da bağlı olarak tarihin tekerrür etmeyeceğine inanırım. Ancak öyle bir döneme denk geldik ki, yıllar değişse de sosyal, siyasal, kültürel, ekolojik hatta kişisel hiçbir değişiklik olmuyor, üzgünüm.
İzel Rozental, büyük halasının (sonradan öğrenmiş, çocukluğundan beri “Zavallı” bir haladan söz edilse de, onun Angèle Guéron olduğunu) Edirne Kuşatması sırasında tuttuğu günlükleri bir çizer olarak ele almış ve yoğun bir çalışma sonrasında kitaplaştırmış. Angèle Guéron’un günlükleri daha önce Türkçeye çevrilip (İsis Yayıncılık) yayımlandığı için yeniden çevirmek değil, ama “belge” halinden çıkarıp okunurluğunu arttıracak bir yol/yöntem bulmak gerektiğini düşünüp zorlamış kendini (kitapta hoş bir öyküsü var, alabildiğine akıcı). Asıl işi, çizerlikle çözmüş. İki yararı var (bana göre): Birincisi zaten okuma sevmeyen bir toplumuz, tarihsel akışı öğrenmek için sıkıcı birçok şeyi aşmış ve kolay okunur, iyi anlaşılır bir kitap çıkarmış. İkincisi ise çok daha önemli; resmi tarihin gizlediği birçok gerçeği sermiş önümüze. Anjel Hala’nın mektuplarını oku(ya)mayanlar bu fırsatı kaçırmamalı…
Anjel Hala, bir mektubunda, “Belediye una yüzde 10 oranında kum eklemeyi kararlaştırdı” diyor. Tıp Konseyinin bu yiyeceğin zararlı olduğunu ilan ettiğini, ancak ekmek yerken dişlerin gıcırdadığını, damakların tahriş olduğunu ve acı bir tat bıraktığını da ekliyor. Tarihin tekerlek olup olmadığı konusunu buradan aldım… Aradan yüzyıl hatta daha fazlası geçti, yoksulluk nedeniyle belediyeler ekmeklik una kum katmasa da zam üstüne zam yapıyor. Aradan geçen zaman içerisinde değişen ne olmuş? Yetkililerin ve rüşvetle kendilerini korumaya aldıranların öyküsü de benziyor aslında, ama savaş yıllarında kayırmacılık gerçekten çok daha acı, çok daha kötü.
Milliyetçilik mi, vatan mı?
Anjel Hala, Alyans (Alliance) okullarına, savaş nedeniyle evsiz, korunaksız, sevgisiz kalan çocukları nasıl aldığını, bombardımanın en yoğun olduğu günlerde çocuklara dikiş dikmeyi öğreterek onların askerlerin en büyük (ama hiç göze görünmeyen) ihtiyacı olan yara ve pansuman bezlerini hazırladıklarını anlatıyor günlüklerinde. Tabii, Yahudi olduğu için nasıl engellenmeye ve dışlanmaya çalışıldığını da eklemiş. Okulun Yahudi yöneticilerinin yaptıklarını da anlatmış ve Fransa’ya, merkeze göndermesi gereken raporlar yerine tuttuğu günlüklerini yollaması, özellikle Edirne Kuşatmasında yaşananların bugün için bile ne denli acı olduğunun kanıtı aslında. Halkın savaşın yıkımından kaçması doğal, ama yetkililerin arkalarına bakmadan kaçması, kaçamayanların da istilacılara işbirlikçi olmak için yaltaklanması içini acıtıyor insanın. Yine bugün… Bir gün şöyle diyen, ertesi gün tam tersini savunan, aradan birkaç gün geçince yine aynı yere dönen egemen erk geliyor aklıma. Osmanlının, Edirne Kuşatmasında kenti korumasının ne denli düzensiz, yetersiz ve ne denli yanlış olduğunu yöneticilerin değil halkın yaşamı gösteriyor: “Mütareke ilanından bu yana geçen uzun ve tekdüze günleri benimle yaşamayanlar, beklemenin ve hüsrana uğrayan umutların ıstırabını hissedemezler.” Yine de onurlu yöneticiler, subaylar, askerler var ve sanki bu ülke (hâlâ) onların yüzü suyu hürmetine ayakta duruyor. İnsanlar açlıktan ölüyor, bakımsızlıktan halsiz düşmüşken erzakla yüklü Bulgar katarlarının makinistleri alay edercesine düdük öttürdüğünü, o seslerin korkunç gök gürültüsü gibi insanın beynini oyduğunu okurken bile yaşıyorsunuz.
Anjel Hala’nın tek başına (ilk eşi ölmüş, ikincisiyle yaşadıkları kitabın sayfaları arasında), hem Osmanlı yöneticilerle hem Yahudi ileri gelenleriyle hem de mahalle baskısıyla mücadele etmiş. Oğlu, Kuzey Afrika’da lejyoner… Neden Filistin’e gitmediğinin yanıtını; “Filistin’e o zamanlar Siyonistler gidiyordu, Alyans okulları Siyonizm’e sıcak bakmıyordu” sözleriyle veriyor, özel olarak İzel’e…
Peki, Anjel Hala’ya ne olmuş? Okumak gerek.
Talihsiz Anjel Hala ve Edirne Kuşatması Günleri
İzil Rozental
Anı, Grafik-Çizgiroman
Kırmızı Kedi Yayınları, Kasım 2024, 176 s.












