Haziran Öyküleri-2 / Tamer Arda

HomeWelt

Haziran Öyküleri-2 / Tamer Arda

Cangül’e

O bir maraton yarışçısıydı, son eyleminde ipi göğüsledi. Eylemin adı 6 Haziran’dı, onun adı ise ‘Tamer’di.

ŞİMDİ NAMLU TAM KARŞISINDAYDI

Namlu tam karşısındaydı… Kaç dakikadır koştuğunu hatırlamıyordu ama nefes nefese kalmıştı ve şimdi de namlu tam karşısındaydı. Kahverengi gözleri yüreğinin çırpıntısıyla büyüdü, o ve namlu… Başka bir şey görmüyordu, namlunun arkasındaki yüzü seçemiyordu. Zaten ne önemi vardı ki? Gözleri bir namluya, bir tetiğe kayıyordu. Tekrar bir hamle yaptı ve koşmaya başladı. Tuzaktaydı. Tıpkı Spartaküs gibi, kendi ülkesindeki Kızıldereli devrimciler gibi. Ölümün trajikliğini o an bilemiyordu.

Namlu hafif titredi. Gergin parmağın geriye doğru kımıldadığını fark etti. Mekanizma oynamıştı, şimdi kurşunla karşı karşıyaydı.

Her günkü gibi bir yaz sabahıydı. Güneşin pırıl pırıl ışıkları canlı bir yaşamın hafif serinliğiyle karışıp kentin sokaklarını yalıyordu. Kent uyanmıştı ama mahmurluğunu henüz üzerinden atamamıştı.  Varoşların düzensiz parke taşlarıyla döşeli ve bir dere yatağı gibi eğri büğrü olan dar sokakları boştu. Çocuklar yaklaşmakta olan yaz tatilinin sevincini yaşıyor, yataklarından kalkmak için fazla acele etmiyorlardı. Kadınlar pencerelerini açmış, sabah temizliğine başlamak için kocalarının bir an önce işlerine gitmelerini bekliyorlardı. Fabrikalar sabah vardiyasına hazırlanıyor, işyerleri temizleniyor, fırınlar sıcak ekmekleri kamyonlara yüklüyorlardı. İşte böyle bir sabah başlıyordu. Binlerce sabah gibi…

Ama o yazın diğer yazlardan belli belirsiz farklılığı hissediliyordu. Daha geçen kıştan hatta sonbahardan kalan fırtına bu yazın havasını değiştirmişti. İnsanları garip bir sessizlik, bir tedirginlik kaplamıştı. Bağırıp çağıran, şakalaşan o insanlar sanki bu kenti terk etmişti.

Ölmek, her türlü acıyı çekmek, aç kalmak ikinci bir emre kadar serbest, yaşamak yasaktı. Kente lanetli bir karabasan gibi çöken ölüm, duvarlara kazınmış bir çığlıktı. Köşe başında, meydanda, duvarın arkasında, her yerde ölüm pusudaydı.

Birileri vardı; güzel düşleri, hayalleri olan. İnsan yaşamının uzunluğunun zamanla değil, hızla orantılı olduğunun bilincinde olan birileri vardı. Dünyayı yorumlamaktan değiştirmeye yönelmiş birileri bu kentin, bu toprakların üstüne çöreklenmiş karabasanı kovmak azmindeydi.

Atlas gibiydiler. Genç ve cılız omuzlarında dünyayı taşıyorlardı. Ölüm onların peşindeydi, onlar ölümü kovalıyorlardı. Bu kimin kimi kovaladığının meçhul olduğu bir sürek avıydı.

O sabahın sonun başlangıcı olacağını bilmiyordu. Bilseydi de yine bej pileli pantolonunu ve mavi çizgili tişörtünü giyip arkasına bakmadan evden çıkacaktı. Yasadışı yaşamların en anlamlısının tadına varmıştı bir kere. “Aranıyor” yazılı kendi resminin asılı olduğu ve hakkında “vur emri”nin çıkarıldığı bu kentin sokaklarında dolaşmaya alışmıştı. Yeni bir eylem karabasanı yırtacak, bu toprakların üstündeki akbabaları ürküttüğü gibi daha güzel yarınlar için de yol olacaktı, olmalıydı.

Sabahın alacasının yeni terk ettiği ıssız sokaklarda ilerlerken eylem planını tekrar aklından geçiriyor, en doğru kararın verilip verilmediğini kafasında ölçüp biçiyordu. Önce silahların dağıtımı yapılacak ve eylem bölgesine gidilecekti. Ayrıntılar çok önemliydi. Beklenmedik bir durumda yapılabilecekleri hesaplamaya çalışıyordu. Bunları düşünmek onu zevkli bir heyecana boğuyordu.

Tamamlanmış görevlerin rahatlığı nasıl insanların içine hafiflik verirse, eylem öncesinin enine boyuna hesaplamaları da insana gücünü ve inisiyatifini bir kez daha gösteren akıl yürütmelerdi.

Yürüyordu. Yanında arkadaşıyla ilerlerken işçi kadınlar da vardiyaya yetişmenin telaşıyla tek tük sokağa dökülmeye başlamışlardı. Ama sokaklar hala boştu ve gecenin sisi henüz kalkmamıştı. Uzaklardan çocuk ağlamaları ve köpek sesleri geliyordu. Randevu yerinin yakınındaki bir arsaya geldiklerinde durdular. Sabahın ıssızlığını bozan bir şey vardı. Uyumsuz bir görüntü, beyaz bir çarşaf üzerinde kırmızı leke gibi kendini fark ettiren birileri vardı. Bir hareket, bir giysi ya da bir sezgi… Tam olarak belirlemek mümkün değildi ama arsada duran iki adamda tedirgin edici bir yan vardı. Polis olabilirler miydi? Sıkıntılı bir hava sabahın sessizliğine karışıyordu sanki. Boş arsadaki bu meçhul adamlar onu da rahatsız etmişti. Belli belirsiz şüphe kıvılcımları beyninde çakarken boş sokaklarda ilerleyerek caminin avlusuna vardılar. Avlu tenhaydı, ortalığa çöken sessizlik temizlenen güvercinlerin kanat çırpışlarıyla bozuluyordu. Avluda çınlayan kendi ayak seslerini dinlediler. Biraz ilerleyip tuvalete yönelince yalnız olmadıklarını fark ettiler. Haziran sıcağında pardösüleriyle dolaşan o iki adam bu kez de cami avlusundaydılar.

Hava gerili bir yay gibiydi. Defalarca yarılan polis çemberlerinden biri daha yarılmak için onları bekliyordu. Bunu düşündü. Kaç kez polis çemberini yarmıştı? Son olarak bindiği otomobilin önü kesilince fırlayıp kurtulmuş, yanındaki arkadaşı yakalanmıştı… Neredeyse emindi. Yeni bir kuşatma, yeni bir kaçış yaşayacaklardı. Bu iki kişiyi atlatmak kolaydı ama ya çevre de kuşatılmışsa? Düşüncelerini asıl beklentisinin üzerinde yoğunlaştırdı. Eylem saatine kadar her şeyin tamamlanması gerekiyordu. Caminin tuvaletine girmeye çalışırken arkadaşıyla durumu değerlendirdiler. Büyük olasılıkla biri randevuyu ele verdi ama nasıl olur? Randevudan kimin haberi olabilir ki? “Belki” dedi, “O Şaban’ın ilişkilerinden biri yakalanmış ve çözülmüştür.” Nedeni şu an için önem taşımıyordu, peşlerindeki o iki pardösülü sanki başkalarının varlığından da güven alırcasına rahat hareket etmeye çalışıyorlardı ama bu rahat tavırlar yinede tedirgin ruh halini gizleyemiyordu.

Haziran güneşi o günkü yolculuğuna daha yeni çıkmıştı. Yaman bir sıcak olacağa benziyor, koyu yapışkan bir havanın varoşlardan yayıldığı hissediliyordu. İki arkadaş silahsızdı ama en büyük silah yürekti. Ve o yüreklerden biri o gün patlayacak, patlayacaktı…

Konuştular… O iki pardösülü adamın yanından takip edildiklerinin farkında değilmişçesine geçip caminin avlusunun kapısına vardıklarında hızla koşmaya başlayacaklardı.

Kararlaştırıldığı gibi ilerliyorlardı. Issız avluda ayak sesleri duyulacaktı. İki pardösülü tuzaklarının bozulduğunun farkında değillerdi. Onlar tuzağa düşürecekleri diğerlerini de bekliyordu. Önlerinden geçen iki arkadaşın ardından baktılar. Avlu kapısına ulaştıklarında hızla fırlayarak, dar ince sokağa doğru koşmaya başlamaları tuzağın bozulduğuna bir işaretti.

Pardösülü adamlar silahlarını çekip ateşlediklerinde arkadaşı menzilin içindeydi. Karnından vurulmuştu. Yine de birlikte koşmaya devam ettiler. Birden sokakların görünümü alt-üst oldu. Caminin çevresindeki sokaklardan ve evlerden onlarca adam fırladı. Kimi tezgahtar, kimi bir seyyar satıcı gibi… Sabahın sessizliği yırtılmıştı. O işçi mahallesi şimdi polis kaynıyordu. Boy boy silahlar ortaya çıkmıştı. Ve o sıcak, kavurucu olacağı belli olan haziran gününün sabahında uzun bir takibin başladığı, polis telsizlerinden kentin atmosferine yayılıyordu. Kent yeni bir takiple uyanmıştı.

Ok gibi ileri atıldıklarında peşlerindekileri görme fırsatı buldu. Sahne gözünün önünde açık seçik canlanıyordu. Yapılacak tek şey çemberi parçalamaktı, var gücüyle koşuyordu. ‘İnce telli’ sarı saçları rüzgardan geriye yapışmıştı, koşuyordu. Silahlarının olmadığını düşündü, üzüldü. Pıtrak gibi ortaya çıkan bu polisler korktukları için kovalıyorlardı sanki. Bir silah sesi çok şeyi değiştirebilirdi.

Kurşun yağıyordu. Ara sokakların sabah sessizliği otomatik silahların gürültüsüyle yırtılıyordu. Korkunun sindiği sokaklardaki isyan kıvılcımını ve karabasanın takibini perde arkasından izleme cesaretini gösterenler var mıydı? Bunu o an kestiremiyordu. Ama tarihin acımasızlığını hissetmekteydi. Pleblerin izlediği gladyatörler gibiydi, üzülmedi. Pleblerin de vakti zamanı geldiğinde tribünlerden indiklerini okumuştu, biliyordu. Bu sürek avında o kaç kez karanlığı ürkütmüştü. Yaralı bir hayvan gibi peşine düşen karanlık cüceleri ondan öç almak istiyordu. Çünkü o cüceleri kaç kez tuzağa düşürmüştü. İşte şimdi fırsat karanlık cücelerdeydi.

Ana caddeye çıkmışlardı. Bu takip daha ne kadar sürebilirdi?

Arkadaşı artık kaçamaz durumdaydı. Karşılarında yol çatallaşıyordu. Arkadaşı kendisini bırakıp koşmaya devam etmesini söyledi. Bu mümkün müydü? Arkadaşını düşmana nasıl terk ederdi. İtiraz etti. Birlikte kurtulacak ya da birlikte öleceklerdi… Daha fazla tartışmaya olanak yoktu. Yol ayrımına geliyorlardı. Yüreğinin sesini bastırmaya çalıştı ve ayrıldılar. Ayrılırken kaçamak bir bakış fırlatabilmiş miydi? Emin değildi. Caddenin sol koldaki ayrımına sapmış koşmaya devam ediyordu. Nefes nefeseydi. Etrafın kalabalıklaştığını, çemberin daraldığını hissetti. Son bir umutla kurtulabileceğini sandığı bir sokağa daldı.

Kurşuna hipnotize olmuş gibi bakıyordu. Kendini yana atmaya çalıştı. Kurşun da yana yattı. Sanki o da hipnotize olmuştu. Yaşam mı daha hızlı, kurşun mu? diye düşündü. Eylemi düşündü. Çocukluk günlerine uzandı. Sevgilisini ilk tanıdığı günü aradı. Henüz doğmamış çocuğunu düşündü. Kurşun kördü, beyinsizdi. Tetiği çeken el kiralıktı. Kurşun onun dev gibi hayallerine aldırmıyordu. Kurşun yaratacağı etkiyi bilmiyordu. Korkunun elinde oyuncak olduğunu anlamıyordu. Kurşun kördü, sağırdı. Ama ne çare “kader” bir kere namludan fırlamıştı.

İlk kurşun vücuduna değdiğinde önce hafif bir sendeledi. Sinirleri gevşedi sanki sakinleşmişti. Yeniden koşmaya çalıştı, vücuduna yayılan sıcaklıktan enerji alır gibiydi. Son birkaç çırpınışla zikzak çizerek kaçmaya çabaladı. Ama kurşunlar hedefine kilitlenmişti sanki. Derken ikinci, üçüncü, onuncu kurşunlar… Her kurşunun vücuduna girişini hissediyordu. Şimdi artık yerdeydi. Kanı damarlarından boşanıp ağır ağır toprağı sularken beyninin uyuştuğunu, kalbinin artık çarpmadığını anladı. Dolu ve anlamlı yaşamı noktalanmıştı. Göğsü kanıyla sıvanmış, ağzı yarım kalmış bir konuşmayı sürdürmek istercesine yarı açıktı. İşte “boylu boyunca uzanmış yakışıklı bir ölüyüm” dedi. “Acaba nerede hata yaptım? Bu tesadüfi bir takip miydi? Yoksa randevumuzu bilen bir hain mi bizi ele verdi? Nasıl olur?”

Ama… Evet, işte o. O sarışın mavi gözlü, gözlüklü… “Demek sendin ha? Bunu daha önce anlamalıydım, anlamalıydım. Uzun zamandır tavırlarına yansıyan, sakıngan ifadenin buraya kadar varacağını görebilmeliydim, görebilmeliydik. Bu hatamızın bedelini çekeceğiz…”

Arkadaşlarını düşündü. İçini hüzün kapladı. Ne acı, bir daha onlarla birlikte yasak amaçlarının peşinde koşmayacaktı. Yokluğumu aratmazlar diye düşündü. “Çocuğum kime benzer acaba? İsmini ne koyarlar? Ah benim doğmamış yavrum… Seni babasız bırakmak zorunda kaldığım için özür dilerim. Sizlerden de… Çocuğumun annesi, sevgili eşim, annem ve kardeşim. Sizlerden de özür dilerim. Değerli arkadaşlarım, sizler her zaman benden daha fazlasını yerine getirdiniz. Yokluğum sizleri üzmesin. Severek ölümü kucakladığım bu kavgada beni aratmayacağınıza inanıyorum. Şu başımda toplanan cehennem bekçileri nasıl da korkuyorlar. Hele şu gözlüklü yaşlıca olan, göz kapaklarımı bile kıpırdatamayacağımı bildiği halde korkusundan nasıl da şarjör boşaltıyor üstüme, ölümüm bile onu korkutuyor demek ki…

Birazdan nasıl da sevinecekler. Vücuduma sıktıkları her kurşun için maaşlarına zam yapılacak, ödüllendirilecekler. Neden öldüm de onları bu denli sevince boğdum diye kendime kızıyorum.”

Kurşun gibi ağırlaşmış göz kapaklarının ardından yukarılara, gökyüzüne baktı. Engin göz alıcı mavilik ona ilk kez bu kadar güzel görünüyordu. Neden bu güzelliği daha önce fark etmemişti. “Yıllar boyu süren kavganın sıcağında şu kırlangıcın süzülüşündeki ahengi nasıl fark edemedim. Boş mu yaşadım?” Yok, hayır. Bu güzelliklerin peşinden koşmamıştı ama ülkemin insanlarına bir özgürlük türküsü öğretmeye çalıştın. Bu türkü, senden önce de söyleniyordu, senden sonra da söylenecek. Ve insanlık korosu bu türküyü bir senfoniye dönüştürdüğünde tüm güzelliklerin imgesi bilinçlerde yer edinecek.

Çok çok yükseklere baktı. Bulutlarla doluydular. Sıcak, sımsıcak Haziran sabahında bulutlar hıçkırıklarını kendi içlerine atıyorlardı. Bulutları üzmek istemezdim, diye düşündü kendi kendine. İhanet çemberini gördü, kentin bütün kapılarının tutulduğunu gördü. Artık eylem gerçekleşemeyecekti. Ama kentin değişik yerlerinde, kendisi gibi son eylemini gerçekleştiren birilerinin de toprağa düştüğünü gördü. Demek ki daha güzel bir eylem gerçekleştirdik, dedi. İhtilalin bayrağını suladık. Sevindi.

Üzüldü daha sonra. Aradan yıllar yıllar geçtiğini düşündü. İhtilalin bayrağını aradı, bulamadı. Boynu bükük, suskun yürümeye çalışan, ayakta durmak için uğraşan arkadaşlarını gördü, üzüldü. Aceleyle fabrikaya koşan işçi kadınları, genç öğrencileri gördü. Pleblerin durgunluğundaki patlamayı sezdi. Buruk bir sevinç vücudunu titretti..

Memet Sönmez

Resim çizim: Emine Bora

guest
1 Yorum
Oldest
Newest Most Voted
Inline Feedbacks
View all comments
HÜSEYİN DUMAN

KALEMİNE SAĞLIK