Doğan, Ercan ve Ayşe’nin anısına
Bu ev, ada olacak!
Ve sarışın, genç Ahmet camı bir tekmede patlattı ve cam parçaları ihanetin bağrına saplandı…
Elif, hücredeydi. Sıcak yapış yapış bir hava. Hava, aylarca aynı besini yiyen insanların süt ve peynir kokan terleriyle karışmış, pislik ve kire bulanmıştı.
Elif yaralı, yorgun ve sancılar içindeydi. En büyük sancı yüreğindeydi. Tortusu ciğerlerine yapışan havayı güçlükle soludu… Son gece gözünün önünde tekrar canlandı. Sanki bir daha görüşemeyeceklermişcesine uzun uzun sohbetlerini düşündü. O gece eve on dakika geç geldiğinde, onları balkonda gördüğünü hatırladı. Yolda takip edildiğini anlamış bu nedenle gecikmişti. Eve yaklaştığında da tam karşıda gördüğü yabancı bir otomobil Elif’i rahatsız etmişti. Kapıları açık arabada iki kişi oturmuş müzik dinleyerek birini bekliyor gibi duruyorlardı. Kendisinden önce eve gelmiş olan Can ve Ahmet balkondaydılar. Elif onlara kuşkusunu anlattığında araba çoktan gitmişti. “Sen bu günlerde iyice kuşkulusun” dediler. Yine de silahlarını kuşanıp çevreyi kontrol ettiler. Elif iyice endişelenmişti. Evdeki tüm belgeleri çıkarıp büyük el çantasına doldurdu. “Gelsinler evi terk edelim” diye düşünüyordu.
Zaman geçmek bilmiyordu. Elif endişeleniyordu. Elif’in endişesi boş değildi. Ahmet ve Can geri geldiklerinde Elif’e aradan yarım saat geçmiş gibi geldi. Belki o kadar olmamıştı. Ama Elif endişeliydi. Elif tedirgindi. Geri döndüklerinde Elif’e “Taa nerelere kadar baktık hiç anormal bir şey yok. Böyle bir şey olsa çekip giderler mi? Sen gene kafayı taktın.” dediler. Elif kızdı. Duygularını, tedirginliğini anlattı, tartıştı, kavga etti. Ama nafile, onları ikna edemedi. Evde kalınacaktı. Bu ev ada olacaktı.
“Ahmet sabah randevusuna gitsin. Nasıl olsa randevu çok erkendi, ötmüş olsaydı, şimdiye kadar basarlardı. Biz hazır duralım. Gelmezse hemen boşaltırız” dediler. Elif kabullenemiyordu. Elif’in içine ihanetin kıvılcımları doğmuştu. İç sıkıntısıyla gitti, çay demledi. Sohbet başladı. Uzun süredir hiç konuşmadıkları kadar çok konuştular.
Henüz yatmışlardı ki dobermanların kuşatması odalarda yankılandı. Günlerdir bir takibin tedirginliğini yaşayan Elif, ilk uyanan oldu. Hisleri onu yanıltmamıştı. Tuzağın ortasındaydılar. Onu uyandıran tıpkı bir baykuş sesi gibi uğursuz, gecenin karanlığını yırtan, uykusunu bölen bir sesti. Kuşatmanın, ihanetin sesiydi. Beklediğinin gerçekleştiğini hissederek kalktı. Günlerdir süren beklentinin yarattığı gerilim artık sona ermiş, rahatlamıştı. Ahmet’i uyandırdı. Ahmet hemen kalktı.
“Yine dediğin çıktı. Bıktım şu haklı çıkmalarından. Bir defa daha haklı çık, ayrılacağım senden” diye espri yapması Elif’i şaşırttı. Nasıl bu kadar sakin olabiliyordu? Yastığının altında silahını alışını izledi. Öylesine rahat, öylesine doğaldı ki, acaba gerçekten uyandı mı? Diye merak etti. Sanki bütün ayrıntıları bilinen, onlarca kez tekrarlanan bir oyunu prova ediyordu. Ve biraz da sürekli tekrarlamanın verdiği bıkkınlık ve rahatlık vardı.
Ahmet’i uyandıran Elif, Can’ın odasına gitti. Can’ın uykusu ağırdı. Zor uyandırdı Elif. Can’ın her uyandırılışında söylediğini hatırladı. Kuvvetlice dürttü. Can, düşünün bozulmasını istemiyordu. “Git başımdan, daha yeni yattık” diye bir şeyler mırıldandı. Elif, sarsarak bağırıyordu: “Anlamıyor musun, sarıldık, polisler…” O zaman kendine geldi. Hiç sesini çıkarmadan yavaşça kalkıp, aynı rahatlıkla silaha sarıldı. Can’daki sakinlik ve olağanlıkta Elif’i şaşırttı. Eylemlerde her ikisi de soğukkanlıydı. Şimdi ise sanki kahvaltıya uyandırılmanın rahatlığı içindeydiler. Aynı rahatlıkla ölüme uyanmışlardı.
Ahmet, Can’ı salonun sağ camının dibine mevzilendirdi. Kendisi de ortadaydı. Bir müddet öyle kaldılar. Evin etrafındaki çember giderek daralıyordu. Dobermanlar ağır ve telaşlı hareketlerle tüm çevreyi sarıyorlardı. Salonun kapalı perdelerinin ardından adalılar ellerinde silahları, kuşatmayı izliyorlardı. Ahmet, Can’a ve Elif’e yerlerinden ayrılmamalarını söylemişti. Ama düşündü: Elif aydınlık boşluğundan üst kata çıkabilir, oradakileri rehin alabilir, böylelikle çatışma uzayabilir ya da Elif için kurtuluş umudu doğabilirdi. “Rehin al ama sakın öldürme! Ne olursa olsun, yakalansak da o insanları öldürmeye kalkma. İyi silahı sana vereceğim” dedi. Elif denedi ama aydınlıktan yukarıya çıkamadı, geriye döndü şimdi salonda üçü karşı karşıyaydı. Dışarıda dobermanlar son hazırlıklarını tamamlıyordu. Apartmanın ön ve yan cepheleri sarılmıştı. Biraz geride elinde megafonuyla dobermanların şefi seçiliyordu. İçeride üç yoldaş karşı karşıyaydılar. Herkes birbirine gülümsüyordu. Elif de neden gülümsediğini bilemiyordu. İhanetin ortasında sevgiyi ve güveni yaşamanın mutluluğuydu belki? “Hay Allah, bak şu işe” duygusunun garipliğiydi belki de… Birbirini son kez görme hissi mi? Hayır, Elif sonradan çok düşündü, böyle bir hissi o an yaşamamıştı.
Dobermanlar apartmanın çevresine yaklaşmıştı. Ama ne yapacaklarını bilememenin telaşıyla bir o yana bir bu yana koşuşturuyorlardı. Adalılar belgeleri yaktılar. Ahmet etrafa baktı. Soldan ve ön taraftan çatışılacaktı. Apartmanın sağ tarafı boştu. Buradan atlayan bir kişinin çatışma sürerken yandaki eve girebileceğini düşündü Ahmet. Elif’e dönüp baktı. Elif, kavgaya hazır gözlerini kuşatmaya dikmiş bekliyordu. Ahmet’in bakışlarını üzerinde hissedip döndü. Göz gözeydiler. Elif, elinde olmadan hafifçe titredi. Ahmet’in eline uzandı, sonra vazgeçti. Ahmet, o anı daha fazla uzatmak istemiyordu. “Sen atlayacaksın” dedi. Elif itiraz etmedi, edemedi. O an içi burkuldu. Bir daha göremeyeceği hissine kapıldı. Ahmet’in kararlılığı karşısında daha fazla düşünmedi. Ahmet, Elif’in tereddüdünü fark etti, “Atla diyorum sana!” diye bağırmıştı. Elif atlamıştı. “N’olur başka bir şey daha söylesin” diye bekledi. Öylece kalakalmıştı. İçeriden silah ve slogan seslerinden başka bir şey duyulmuyordu.
Dobermanlar “Teslim ol!” çağrısında bulunurken Ahmet, cama bir tekme savurdu. Cam gürültüyle patlarken Ahmet avazı çıktığı kadar bağırdı: “Devrimciler teslim olmaz!”
Elindeki silahıyla birkaç el dobermanların şefinin bulunduğu yere doğru ateş etti.
Birkaç dakika önce “Teslim olun, kurtuluşunuz yok” diye elindeki megafonla anons yapan dobermanların şefi, kurşun vızıldanmaları ile şaşkınlığa uğrayarak kendini yere attı. Dobermanlar kudurmuştu. Saatler süren kuşatma yarılacak mıydı? Korkuyorlardı. Dobermanlar ilerlemeye korkuyor, zincire bağlıymış gibi oldukları yeri eşeliyorlardı.
O sabah şafak sökerken güneşin bir köşesine kan lekesinin bulaştığını gören oldu mu?
Sabah şafak sökerken bir adadan türkü seslerinin yükseleceğini bilen var mıydı?
Adada, o adada yaşayan diğer yoldaşların bir gün kendi türkülerini söyleyeceklerini biliyorlardı. İhanetin gölgesini hissede hissede yaşamın en anlamlısının peşinde koşuyorlardı. O sabah şafak sökerken ihanetin sesi adanın çevresinde çınladı. İhanetin sesi bir kuşatmaydı artık. İhanet nesnelleşmişti. İhanet somuttu.
“Tek mermi boşa harcamak yok! Dobermanlara ateş et! Mermimiz çok az!”
Emirleri yağdıran Ahmet bir o cama, bir öbür cama koşuyor, tek tük ateşlerle mermisini isabetli kullanmaya çalışıyordu.
“Ya özgür vatan, ya ölüm!”
Adadan yükselen ilk slogan sesleriyle dobermanlar sustu. Tarih böyle yazıyordu. Türküler sürüyordu. Demek ki gerçekti, diye düşündü Ahmet. Adalılar türkü söyleyince bütün namlular susardı, susuyordu demek ki…
Jandarmalar ateş ediyor sürekli. Ama jandarmanın tek bir mermisi bile adaya değmiyor, jandarma bir garip, jandarma emirlerin altında eziliyor ama jandarmanın mermisi adaya isabet etmiyor… Emirler yağıyor, jandarmalar ilerlemiyor. Tılsımlı bir hava jandarmaların elini kolunu bağlamış. Jandarma durgun… Jandarma suskun… Adalıların yiğitliği önünde jandarma çaresiz… Jandarma yok oluyor…
Dobermanlar apartmanın bütün zillerini çalıyor, kapı açılmıyor. Dobermanlar yine ateş ediyor, kapı açılmıyor. Kapı açılmıyor, kapı direniyor. Dobermanlara “Adalıları size teslim etmem, soylu bir neslin temsilcileridir onlar, size teslim etmem onları…” diyor. Kapı açılmıyor. Apartmanda oturanlar adalıları severler. Onlar için adalılar güvenilir insanlardır. Hastalıklarında yanlarına koşanlar adalılardır. İhtiyaç duyduklarında yanlarında olan adalılardır. Onlar adalıların, adalı olduklarını bilmezler. Ama adalıları tanıdıktan sonra, onların kanı adayı suladıktan sonra, onların sadece resimlerini isterler ve susarlar. Onlar adalıları severler. Kapı açılmaz. Bir kadın çıkar, hamile, ayakları çıplak, “Durdurun ateşi n’olur” der, “Onları öldüreceksiniz!” Onlar adalıları severler. Camlardan bağırırlar; “Ateş etmeyin, çocukları öldüreceksiniz!” onlar adalıları severler. Yalvarırlar, kapı açılmaz…Jandarma ilerlemez, kapı açılmaz, dobermanlar kudurur. “Sonunuz geldi, tekinizi sağ bırakmayacağız.” Dobermanların şefinin megafonundan tek tek üçünün de isimleri okunur.
Ahmet, bir o cama koşar bir ötekine, ateş eder. Kendisinden daha genç olan Can, balkon penceresine mevzilenmiş ateş eder. Bir yandan da bağırır:
“Ya özgürlük, ya ölüm!..”
Can biliyordu ve inanıyordu ki o bir adalıydı ve sıktığı kurşunlar boşa gitmeyecek, yüreklerde, bilinçlerde yankılanacaktı.
“O’nu görürsen önce o’nu vur!..” Ahmet bunu söyleyerek yoldaşını uyardı. Dışarıdan, megafondan sinir bozucu metalik bir ses geliyordu:
“Teslim olun!..”
Ve sarışın genç, Ahmet, camı bir tekmede patlattı. Cam parçaları ihanetin bağrına saplandı. Cam parçaları karanlıkta şarapnel gibi etki yarattı.
“Devrim yolunun sarp yamaçlarında ilerliyor gerillalar…”
Dobermanların şefi gizlendiği yerden talimatlar yağdırıyordu. Dobermanlar duvarın arkasına gizlenmişler, kafalarını bile çıkarmıyorlardı. Tüm ikazlara rağmen jandarma ilerlememektedir. Dobermanlar zorunlu kalmış, giriş kapısı korunağından balkona tırmanmaya çalışmaktadırlar.
Adalılar türküyü keser, slogan başlar:
“Her şey cephe için, her şey zafer için!..”
Gaz maskeleriyle dobermanlar içeriye girerler. O ana kadar içeridekiler sağdır ve mermileri bitmek üzeredir…
“Devrimciler teslim olmaz!”
Gaz maskeleriyle içeri dalan dobermanların otomatik silahları ölüm getirmişti. Dobermanlar, balkondan içeri girip mutfak ve antreyi hızlıca geçtiler. Salona girmeye korkuyorlardı. Bir bekleyiş oldu. Salonda iki adalı, tükenen cephanelerini isabetli kullanmak için sabırsızlanıyorlardı.
İçeridekiler sağ ve mermi bitmek üzereydi…
Önce gaz bombaları atıldı. Ardından bir cayırtı… Adalıların ağızlarından çıkan slogan sesleri güçlükle duyuluyordu. Ağızları salyalı dobermanlar hala salona girmekte tereddüt ediyorlardı. Telsiz sesleri gecenin karanlığını delik deşik ediyordu.
Bir cayırtı daha…
Ve sarışın genç, Ahmet, camı bir tekmede patlattı.
Dışarıda…
Dışarıda kırlangıç fırtınası henüz dinmişti. Jandarma ilerlemiyor, kapı açılmıyor, halk yalvarıyordu. Ada büyümüş, büyümüştü.
Adalıları seven insanlar, onları kurtulması için ağıt yakmaktaydı. Şafak vaktinde suskun bir kalabalık kuşatmayı çevrelemişti. Dobermanlar ürkmüş, kalabalık büyümüştü. Kalabalık suskundu. Yalnız gözleri konuşuyordu. O gözlerin içine dobermanlar bakamadılar, bakamıyorlardı. Derinlerden bir ağıt sesi yükselirken kalabalık dobermanları yuttu.
Salona giren dobermanlar yerlere, koltuklara sinmiş kan izlerini gördüler. Ama adalılar yoktu. Korku şimdi dobermanların yüreğine sinmişti. Korkuyla bir daha ateş ettiler. Adalılar yoktu.
Dobermanlar camdan dışarı baktıklarında Haziran sabahının pırıl pırıl şafağında kan lekeleriyle doğan güneşi gördüler. Uzaklarda, ufuk çizgisinde, kalabalık bir grubun sırtlarında adalılarla güneşe yükselirken gördüler. Bir ağıt sesinin kulakları yırtarcasına büyüdüğünü, büyüyüp adayı doldurduğunu duyup korkudan dizlerinin üstüne çöktüler.
Şimdi artık, her yer bir adaydı. Ve her adadan yükselen ağıt sesleriydi.
Ve sarışın genç, Ahmet, camı bir tekmede patlattı.
Elif’i ilk gören doberman adını bağırarak silahı kafasına doğrulttu. Doberman şefinin sesi duyuldu: “Onu vurma!”
Elif, Ahmet’i düşündü. “N’olur başka bir şey daha söylesin…”
Ve sarışın genç, Ahmet, camı bir tekmede patlattı.
Elif, bir mercedesin içindeydi. Soruyorlardı… kaç kişi, kaç silah var?” Elif, “Hiçbir şey söylemeyeceğim” diyor, bağırıyordu.
Götürdüler…
“Öttürürüz diye sağ bıraktığımız kişinin haline bakın” diye azarladı, dobermanları şefi…
Elif, birbirine yakın duvarlar arasındaydı. Kuru tahta üzerine serilmiş bir şiltede yatıyordu. Vücudu kan içinde sızım sızım sızlıyordu. Ama onun asıl yarası yüreğindeydi. Yüreği kanıyordu. Yüreği ağlıyordu. Yüreğine dört iri hançer saplanmıştı.

İlk günler öldüklerini kabullenemedi. “Mümkün değil” diyordu. “Ölmemişlerdir” diyordu. “Öldürseler beni de öldürürlerdi, mutlaka başka yerdeler ya da yaralılar, hastanedeler” diyordu. Gördüğü herkese onları soruyordu. Kimisi “aşağıdalar” diyordu, kimisi “bilmiyoruz” diyordu. Elif altı gün öğrenemedi. Elif altı gün bir umutla yaşadı.
Derken birisi, bir doberman bir gaf yaptı. Elif’i aldı bir odaya götürdü. Onların hepsinin üstünü kırmızı kalemle çizdi.
Elif’in resmini ise karakalemle çizmişti. Elif’in beyninde bir şimşek çaktı. Yaraları yeniden kanamaya başladı. Anlar gibi oldu. Ölmüşler miydi? Ama yine inanmadı. İnanmamak için kendini ikna etti, zorladı.
Derken Elif, omuzlarda taşınıp hücresine götürülürken içeridekilerden birini gördü. Birden içine sıcak bir şeylerin aktığını hissetti. Sıcaklık gözlerinden yüreğine, yüreğinden gözlerine aktı. Günlerdir bir yanıyla sert, saldırgan olan, diğer yanıyla kan ağlayan ama bunu düşmana hissettirmekten kaçınan Elif bu duyu sağanağı altında eridi. Koşup boynuna sarılmak istedi. Çöl güneşinde su içer gibi… Olmadı, yapamadı. Sadece onun sıcaklığını, güven dolu sözlerini yudumladı.
“Buraya sana moral vermeye geldim ama görüyorum ki senin buna ihtiyacın yok.”
Hücresine döndüğünde koridorda günlerden sonra yüzüne ilk kez gelen tatlı bir tebessümle şilteye uzanırken kulağında bu sözler çınlıyordu. Onun imgesini kafasında onlarınkine dönüştürmüştü.
Rahattı..
Memet Sönmez












