44. İstanbul Film Festivali, bütün hızıyla sürüyor. Sinemanın (aslında genel anlamıyla sanatın) gerekliliğine, yararına, ufuk açıcılığına inananlar, bu kısa sürede çok sayıda film izleyerek donanmaya çalışıyor. Ancak, daha önce de değindiğimiz gibi, ülkenin gündemi çok farklı… Buna futbol da dâhil. Şampiyonluk adayı takımın maçı nedeniyle kahveler, birahaneler, içkili lokantalar tıklım tıklımken sinema salonunun boşluğu ister istemez üzüyor insanı. Tabii ki, futbol da önemli ve toplumsal yapı için önemli, Camus, “ahlak üzerine ne biliyorsam futboldan öğrendim” diyor, ama bizim ülkemizdeki sadece bağnaz taraftarlık. Neyse…
44. İstanbul Film Festivali’nin gözde yönetmeni, festivale bir kaç filmle katılan Dag Johan Haugerud. Seks ve aynı üçlemenin ikinci filmi Love (üçüncüsü daha gösterilmedi) kendine özgü dili, yalınlığı ve bireyselliği öne çıkarmasıyla ilgi çekti. İki baca temizleyicisi, sohbet sırasında, yaşadıklarını (biri rüyasını) anlatır. İnançlı, hatta kilise korosunda görev de alan, rüyasında David Bowie’nin kendisiyle ilgilendiğini gördüğünü söyler. O rüyadan sonra sesi çatallaşmış ve bedeninde sanki bir farklılık oluşmuştur. Diğeri ise bacasını temizlediği bir evdeki erkekle birlikte olduğunu anlatır. Eşine bile söylemiştir; zaten bu durumu aldatma olarak görmediğini belirterek asıl aldatmanın yalan söylemek olduğunu savunur. Filmde tabii ki, bu yaşanmışlıkları görmüyoruz, iki arkadaşın birbiriyle dertleşmesi, eşleri ve çocuklarıyla aralarında doğan tartışmalar çerçevesinde onların haletiruhiyelerini, bizim ülkemizde sadece baktı diye öldürülenleri anımsayarak, anlamaya çalışıyoruz.
İkinci film: Love Seks, Rüyalar, Aşk kelimeleri ile başlıyor. Önce Seks kayboluyor (ilk filme gönderme), ardından Rüyalar da eriyor, en sona Aşk kalıyor. Haugerud’un dingin dili burada da kendini gösteriyor. Yine Oslo’da, ama farklı bir kesimde, farklı bir kadroyla çekilmiş. Formatının da farklı olduğu söylenebilir. Bu kez bir doktor (ürolog) ile bir yardımcısı üzerinden akıyor film. Kadın ürolog, hastalarını heteroseksüel çerçeveden bakarak bilgilendiriyor. Yardımcısı ise bir eşcinsel ve ona, eşcinseller açısından da durumu anlatması gerektiğini uyarıyor. Doktor, bir arkadaşı aracılığıyla tanıştığı (evlenip ayrılmış ve küçük bir çocuğu olan) ile uyum sağlasa da çocuğunun sorumluluğu nedeniyle uzak durmak istiyor. Eşcinsel yardımcısı yakışıklı ve ilgi çekici biridir. Aralarında bir şey olmayan bir adama hastanede destek olur, onun tedavisiyle ilgilenir. Burada da, ilk filmde olduğu gibi karşılıklı anlayış vardır, kimse kimseyi ne yargılar, ne küçümser de de ötekileştirir.
Heykeller de var…
Uzun ve diyalogla örülü sahneler, iki filmde de izleyiciyi gerçekten dışarıda tutup, kendi yorumunu yapmaya zorluyor. Love’ın girişinde belediyenin kente armağanı heykeller anlatılırken, zaten filmin öyküsünün temeline girilmiş de oluyor. Her şeyi cinsellik çerçevesinde ama birey olmayı da öne çıkararak anlatacağını açıklıyor. Kentin merkezindeki (belediye mi) binanın cephesindeki heykeller ve rölyefler cinsellik çağrışımlı olarak anlatılıyor. Kuşkusuz, öyle de yorumlanabilir, ama görünen o ki, farklı amaçlarla (örneğin dayanışma) yapılmış olarak da yorumlanabilir. Bu, yönetmenin, topluma bakışının yansıması. Gerçekten de beslenme, barınma, sağlık, eğitim, ekonomi -ve kuşkusuz siyasi sorunlar da- olmayınca, hayata sadece birey ve birey açısından bakılıyor Norveç’te. Seks’te de benzer bir giriş vardı, iki baca temizleyicisi arkadaş kendi aralarında konuşurken böyle bir pencere açacağının haberini veriyordu yönetmen.
Peki, Almanya bunun neresinde?
Haklısınız, başlığa da çıkarınca merak daha da büyüdü kuşkusuz. Almanya, bu iki filmde de yok aslında. Ancak, Norveç, bizim ülkemiz gibi her gün yeni bir gündemle sarsılan toplum olmadığı için gündelik yaşam gailesi dışında sorunları neredeyse yok. Egemen erkin başı, “Almanya bizi kıskanıyor” demişti ya, ekonominin -ya da enflasyonun- durumuna bakarak; işte oradan geldi… Bizde seçim için üç yıl daha var, ama varsa yoksa seçim konuşuluyor; eylemler yapılıyor, insanlar tutuklanıyor (tutuklu sayısı mevcut hapishane kapasitesini 100 bin kişi geçtiği için) yeni hapishaneler için ihaleler açılıyor, ev hapsi nedeniyle elektronik kelepçe aranıyor… Muhalefetin olası adayları nedenini, niyesini kimse bilmeksizin tutuklanıyor.
Norveçlilerin öyle bir sorunları yok. Onlar sadece bireysellikleriyle yaşamın kendi akışına kaptırmış gidiyorlar. Film yapanlar da ellerindeki konular bu olduğu için seks, rüya, sevgi filmleri yapıyor.
Giderayak: Onlarda intihar oranlarının yüksek olduğunu, bizde de kadın ve iş cinayetlerinin dünya ortalamasının çok üzerinde olduğunu belirtmeliyim.












