Motosiklet Günlüğü-12

Çanakkale Dalyan – Hüseyin Cevahir

Bugün sizlere Hüseyin Cevhair ‘in ailesiyle tanışma hikayemi anlatmak istiyorum.

Şahir ruhlu, doğa aşığı, devrimci Apdullah Şahin, nam-ı diyar Kıvırcık Apo beni aradı, ” Dostum yolun Dalyan’ a düşürse, seni Cevhair’ler bekliyor” dediğinde motosikletim beni Manisa’nın Turgutlu ilçesine, Kasaba’nın efsane devrimcisi Nurettin Gürateş’in yattığı toprağına götürmüştü. Vefa, and dolu hatırlamanın ardından yolumu Çanakkale Dalyan’a doğru kırdım. Kutsal zeytin ağaçlarının ortasındaki  toprak yolları yarıp, rüzgarlarla dans ederek harikulade kumsalları, denizi, ağaçları, tarih ve dostluklarla çevrili Dalyan’a ulaştım. Beni bekleyen dostların yanına ulaşmanın heyecanı artık dayanılmaz olmuştu. Söz konusu dostluğumuzun tarihi eskilere dayanıyordu. Ben diyeyim Mahir Çayan, siz deyin Hüseyin Cevahir…

Evet, Cevahir ailesine konuk olacaktım. Zihnimde canlanan sayısız hatıranın izleriyle yolda ilerlerken, anlatılması kolay olmayan duygular içerisindeydim. Buluşacağımız eve vardığımda inip yerden selamladım onları. Tarihi eski ama oluşturduğu yaşam imgesiyle yüreğimde için için, sessiz sesiz yanan kutsal savaşın alevlerini hala taze tutan Hüseyin Cevahir’in genetik mirasçısı olan aile karşımda duruyordu.

Cevahir’in vücudunun en aziz  parçaları… Kız kardeşi Fidan. Yeğenleri Özkan, Filiz, İnci, karşımdalar…

Sağ olsunlar, mükemmel bir sofra hazırlamışlar. Ben mahcuptum, onlar şaşkın ve heyecanlıydı.

Soran gözlerle bakıyorlar bana. Benim burada oluşum bir tesadüf değil! Tesadüflere de inanmam zaten. Bizler,  tarihsel volantristleriz. Yani iradeci. Bizler belirleriz tarihi, damgamızı vururuz zamana. Tabi nesnel koşulların üzerine ayaklarımızla basarak. Bu irade ile buradayız. Geçmişten gelen geleceğe uzanan kuşak köprüleri ile geçiyoruz birbirimize.

Solumda Cevahir’in canı,  kız kardeşi Fidan, sağımda dayısının davasının takipçisi yeğeni Özkan. Onlar Hüseyin’i anlatıyorlar, ben dinliyorum. Yaşları küçüktü o vakitler. Yetişkinliğe erdiklerinde ‘dayıları”nın ne büyük bir cevher olduklarını anlıyorlar ve hayranlıkla sarılıyorlar dayıları Cevahir’e. Konuşmalarına yansıyan olgunluk, düşüncelerindeki keskinlik beni inanılmaz mutlu ediyor. Ama daha çok onlar soruyor merakla bana. Ve gözlerimin içine bakıyorlar, ‘konuş hiç susma’ diye. Bense onlara bakıyorum, Hüseyin’in canlarına, hiç susmasınlar diye. Ne anlatacaktım, ne anlatmam  bekliyorlardı benden? Ha tabi ki anladım. Tevazu sayılır belki. N’olur yanlış anlamayın kibirli değilim.

Ben ışıldayan gözlerimle onlara bakarken, onlar peş peşe meraklı sorularla yüzüme baktılar. Bana yönelttiği  sorular, herkesin bildiği, benim de okuduğum bir romanda, bir gerillanın genç kuşaklarla buluşmasında, onlara anlattıkları geldi aklıma. Romanda, şöyle diyordu şehir gerillası düşmanı sıkıştırıp  namluyu anlına dayadığında:

” Seni halk adına ölüme mahkum ediyorum!” demiş. Gençler sormaya devam ediyorlardı. ” Peki o ne yaptı? “, diye tekrar sordular merak içinde. Şehir gerillası anlatmaya devam ediyordu. O ne mi yaptı? Vakit kazanmaya çalıştı, korkmuş, kurnaz, geçmişin en hızlı, keskin nişancı tecrübelerine dayanarak. ” bir dakika, bir dakika.” demiş. Çünkü, romanda geçen keskin nişancı kontrgerilla şu söylemleriyle ünlüymüş!  : ” Anarşistler beni vurmaya geldiklerinde bana  beş saniye versinler.  Beş saniye tereddüt etsinler onları keklik gibi avlarım. Beş saniye?! ” Avlar mıydı? Avlaya bilirdi belki. Çünkü o keskin nişancıydı. Ama avlayamadı. Romandaki olay Latin Amerika ‘da geçiyordu. Orada şehir gerillalarını küçümsemek bir zaafiyetti. Keskin nişancı bu zaafiyete düştü. Gerillalar ona  beş saniye değil, bir dakika vermişlerdi adeta alay edercesine. Bir dakika konuşma yapmışlar.  Bir dakika dinlemiş. Bir dakika sonunda gerilla lideri :

” Hey sen, sen bir önderimizi yaraladın. Bir önderimizi öldürdün, seni halk adına ölüme mahkum ediyoruz!” dediğinde kurşun namlunun yivsetlerinden hedefine kitlenerek dönmeye başlamış. Keskin nişancı bir namluya bir tetiğe bakmış. Yıllar önce uzun namlulu göz, gez, arpacığın ucunda ki Cevhair ‘i görmüştü. Bu kez göz gez, arpacığın ucunda kendisi vardı. Bunun ne demek olduğunu anlamıştı o bir dakika boyunca. Bir dakika ne kadar uzun gelmişti? Bir dakikada neler hissetmişti? Roman yazarı psikolog değildi, bilemiyordu. Muhtemelen korkmuştur. Bu da yeterdi. Ertesi gün ulusal basın, sekiz sütuna manşet atmıştı: “Yıllar sonra gelen intikam!” İntikam mıydı, yoksa önce ateş eden burjuvazinin başlattığı savaşın gereği miydi? Yazar bundan da bahsetmiyordu. Sanırım bunu okuyucuların düşüncelerine  bırakmıştı? Roman nasıl bitiyordu, hatırlayamıyorum. Merak ediyorsanız romanı bulun, okuyun derim.

Bugün günlerden Cevahir…

Dalyan’daki bu buluşmanın ardından Cevahir’in canları Fatoş ve Filiz önceki gün beni aradılar. Bana, Balat’ta ziyaretime gelmek istediklerini söylediler. Heyecanlanmıştım. Gidemezdim aslında. Stüdyo da iskelenin tepesinde bulut çiziyordum. Meşgul olduğumu hissetmiş olacaklar ki, “İşin varsa kalsın, başka zaman gene geliriz.” “Yo, yooo işim yok, hemen geliyorum” dedim. Motorum beni kısa zamanda Balat’a götürdü. Günlük hayatın rutin koşuşturması içinde tatlı ve gururlu bir heyecanla beklemeye başladım. Sonunda karşılaştık sıcak hoş geldinin ardından onları Balat’ın salaş bir kafesine götürdüm. Kırk yıl hatırı olan kahvelerimizi içerken dostluğumuzu pekiştiren sohbetler ettik. Güldük, hüzünlendik, gururlandık. Ölümünün  ellinci yılında Cevahir’in belgesel çalışmasına başlamışlar. Konuk olmamı, çalışmanın içinde olmamı istediler. “Onur duyarım” dedim. “Birde ziyaret-i sebeplerimizden biri de bütün ailemizin bir arada olacağı bir yemek organize ediyoruz. Seni de davet ediyoruz. Gelirseniz seviniriz” “Asıl ben sevinirim” Gurur veren sıcak duygularla uğurladım sevgili Filiz ve Fatoş’u.

Memet SÖNMEZ

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x