Çocukluğumuzda Ramazan Bayramları Şeker Bayramı olarak kutlanırdı. Arife gecesi uykuda derin hayallere dalar, ebeveynlerimizin sabah bize bayram hediyesi olarak ne vereceğini düşlerdik. Herkes şehir dışındaki dost ve yakınlarına PTT ile bayram kartları gönderirdi. Aileler, dostlarına kısa ziyaretler, iade-i ziyaretler yapar, sohbetler edilir, ev sahipleri misafirlerine şeker, tatlı ikram ederdi. Bir anlamda insani ilişkiler de gelişmiş olurdu. Bizler de çocuk olarak ailemizin peşine isteyerek takılırdık. Çünkü bilirdik ki ziyaretin sonunda ev sahipleri pantolon cebimize mendil içerisinde para ya da şeker koyacak. Kapıdan çıkarken ilk işimiz mendili açıp içine ne konulduğuna bakmak olurdu. Şeker çıkarsa hayal kırıklığına uğrar, para olursa çok sevinirdik. Günün sonunda 8-9 kapı ziyaretinden evimize döndüğümüzde paralarımızı sayardık. O küçük paralar bizi çok mutlu eder ve ertesi gün semtlerde kurulan seyyar lunaparklarda onları harcar, eğlenirdik.
Süreç içerisinde, toplum muhafazakarlaşınca bayram dinselleşti ve ismi Ramazan Bayramına dönüştü. Kapitalizm, toplumun kılcal damarlarına kadar nüfuz ettikçe, önce mahalle kültürü yok oldu. Büyük kentlerde insanlar büyük siteler içerisine hapsedildi ve kendilerine yabancılaştırıldı. Özellikle kentlerde kısa aile ziyaretleri önemini kaybetti. Burjuvazi 3 günlük tatile bir 3-4 gün daha ilave edip şeker bayramını ticarileştirdi. Varsıl aileler ritüellerden kaçmak için tatili tercih eder veya umursamaz oldular.
“Barut çıktı mertlik bozuldu” hesabı, ülkemizde kapitalizm hakim hale gelince, her şey gibi bayramlar da metalaştı ve şeker tadında bayramlar da sıradan bir tatil gününe dönüştü, anlamını kaybetti.
Geçmişteki anılarımız geri döndürülemez bir nostalji olarak kaldı. Şimdilerde yapmamız gereken, dostluk duygularımızı hatırlatmamıza vesile olması için Şeker Bayramında, yakınlarımızı ve dostlarımızı arayıp hatırlarını sormak, gönüllerini almak olmalıdır.












