Selçuk Altun, hoş dili, keyifli anlatımı, sıkı araştırması ve kuşkusuz alabildiğine merak ve en az bir o kadar da heyecan yüklü romanlarıyla tanınıyor. Sözcükleri olduğu gibi kullanmak yerine parantez içinde de olsa harf ekleyerek yeni bir anlam yüklüyor; artık kim ne kadar alırsa veya nereye çekerse… Bu kıs(s)a romanında, başlığa da çıkardığı için daha bir ilgi uyandırıyor. Adından da belli: Kuşun mu, kurşunun mu, kimin, neyin lezzeti? Her okur kitabı alınca arka kapak yazısını okur, ama önce aradan (s.82) Enis Batur alıntısıyla başlamak istiyorum. “Hafta sonu ekleriyle birlikte 5-6 gazete alıyorum, pek çok insan gibi. Eskiden bu gazeteleri hızla katettikten sonra, siyahlaşan parmaklarım yüzünden, hemen ellerimi yıkardım. Şimdi bu yetmiyor: Gidip bir de başımı yıkıyorum.” Haklısınız, gazete okuyan mı kaldı, o yirmi yıl öncesinde kaldı diyebilirsiniz, aynı şeyi bugün internet gezmesinden, televizyon izledikten sonra yapmak geçmiyor mu sizin de içinizden. Yani, şu geçen yirmi yılda pek de bir şey değişmemiş.
Selçuk Altun’un, yirmi yıl önce kurduğu romanını, hayatın yirmi yıl sonra yeniden ama sanki hiçbir şey değişmemiş gibi yeniden önümüze sürmesi, bundan sonra neler olabilir diye düşündürüyor beni. Sahi, Trump da geri geldi. Kim bilir belki “özgürlük” rüzgârları da eser yeniden. …ama sakın bu, tarihin tekerrürü olarak algılanmasın lütfen, değişimi de istiyoruz, istemeliyiz, isteyeceğiz.
Yaşamı bir kere ıskalamışsan…
Altun, daha girişte yakalıyor okurunu can evinden “Bir zamanlar on yılda, girdiği her savaştan alnının akıyla çıkan Türk milleti, son on yılda enflasyon ve devalüasyonla girdiği kaçamak mücadeleden tuşla yenik ayrıldı.” Nasıl olduğunu, nedenini, kimin yaptı(rdı)ğını anlatıyor roman diliyle, gerçekten keyifli karakterler, inanılmaz betimlemeler ve İstanbul’un eski sokaklarından bakarak. Hedefsiz kalmış ve günlük yaşayan iş âleminde kişisel hedeflerine kolaylıkla ulaşabileceğini düşünen romanın ana karakteri (Bu arada, spoiler olmasın, T(olga) bugün de iş başında) sadece İstanbul’un veya Türkiye’nin değil, dünyanın da en iyi işletmesini açıyor. Öyle ilginç, öyle sevimli, öyle büyük kazandıran bir yöntem buluyor ve uyguluyor ki, hedef kitle koşa koşa geliyor ya da bile isteye kucağa…
Güneydoğulu gençlere iş olanağı sağlanmazsa dağa çıkıp katil olurlar diye İstanbul’a gönderilen, el üstünde tutulan, saygı gören biri olarak dönebilmesi için “Yanlışı başka bir yanlışla düzeltmeye kalkarsan haklılığını yitirirsin” diye uyarmasına karşın katmerli katil olmuştur. Tepki ise “Allah’ıma şükür sende de İnce Memed ruhu vardır Beyim”dir. Size de ilginç gelmiyor mu? Biliyorsunuz ya, hatırlatmak isterim; birçok katil o dönemde “şerefli kurşun sıkan” olarak tanımlanmıştır egemen erkin başı tarafından. Bugün de benzer bir durumu görüyorsunuz değil mi, haberlerde, internette…
Romanlar da hayatın gerçeklerini yazar, hem de resmi tarihten çok daha doğru ve çok daha sansürsüz, yeter ki okumasını bilelim. Selçuk Altun, iş adı altında yapılanan kurum ve/veya kuruluşların yoğun, yoğun olduğu kadar ilginç, ilginç olduğu kadar gizli ve en az bir o kadar “yıkıcı, bölücü, yok edici” faaliyetlerini anlatıyor “lojistik hizmet” adı altında yaptıklarını, sayfalarca. Bir yerde şunu söylüyor: “…Türkiye’de büyük medya yeterli sermaye birikimi, reklam geliri ve tiraj olmaması nedeniyle, ayakta kalabilmenin yolunu devlet üzerinden zenginleşmede bulmuştur.”
Sahi, sizce de öyle değil mi?
Kur(ş)un Lezzeti
Selçuk Altun
Kıs(s)a roman
Kırmızı Kedi Yayınevi, Ekim 2024, 151 s.












