Gidenlerin Ardından… Ölüme firar ediş!

HomeManşet Haberler

Gidenlerin Ardından… Ölüme firar ediş!

Memet Sönmez

Ölüme firar ediş!

Aklıma geldi. Birden hatırladım. Sessiz, sitemsiz gidişindeki çığlığı hala yüreğimde. Ama ben şimdi hatırladım. Büyük vefasızlık benimkisi. Adı her aklıma gelişinde onun intihar gibi firarını yazmak istemişimdir. Firara teşebbüsü, ölümü, ölüme gidiş nedenleri, o an yaşadığı karmaşık ruh hali üzerine romanlar yazılır belki. Üzerindeki tonlarca psikolojik baskı… Bir duygu selinden ötekine kaçış. Yaşamı ile ilgili hızla karar vermek zorunda kalışı… O kendine ait olmayan, hiç benimsemediği yenilmişlik gömleğini yırtıp atmak istiyordu belki. Belki bu duyguydu onu ölüme firar etmesine neden, kim bilir
Onu kimse yazmadı. Kimse ondan bahsetmedi. Herkes bu firar teşebbüsünün  ardından derin bir suskunluğa gömüldü. Kimseler kimselere söylemeseler de arkadaşları ve tüm tutsaklar, bu kendi ölümüne koşan adama saygılarını gizlediler. Belki biraz suçluluk, biraz gösterdiği cesaret karşısında eziklik hissi… Kim bilir. Belki tarih bilir, yazar, okuruz.
Aradan yıllar geçti ne ölüm yıl dönümü, ne ismi hatırlandı. Sonra bir gün sosyal medyada renklendirilmiş vesikalık fotoğrafı dolaşmaya başladı. Uzun uzun ona, yıllar önce çekilmiş fotoğrafına baktım.
Gözlerine… yüzündeki ifadelerine baktım tek tek. Mimikleri den karakterini çözmeye çalıştım. Fotoğraf  ’70 li yılların sonlarında çekilmiş olmalıydı. Deli fişek halleri. Sonra bu yüzde, firari hallerini hayal ettim. İmgelemimde kafamı göğsüne dayadım. Yürek atışlarını dinledim. Kalbi göğüs kafesinin dövüyordu. Bacakları gerili bir yay gibi duruyor, beyninin komutunu bekliyordu. Aklın cesaretle buluştuğu anlardı. Cesaret, geri durursa kabus dolu zamanlara geri dönecekti. Dışarıya kavuşmak, yeniden kavganın sıcaklığında olmak bir ihtimaldi ve o bu ihtimali değerlendirmek istiyordu. Cesareti aklını gölgede bırakıyordu. Nöbetçi askerlerin arasından bir ok gibi hızla geçecek, köşeyi dönecek, kayıplara karışacaktı. Karmaşık, olağanüstü duygu atmosferinde aklı, cesaretinin arkasına düştü.
Cesareti “fırla” dedi. Hızla koşmaya başladı. Dokuz saniyede yüz metreye ulaşabilir miydi? Bu çok zordu. Belki o zaman askerlerin ilk şaşkınlığıyla geçen süre, göz, gez arpacık… Başarabilir miydi? Başaramadı, askerin silahından çıkan kurşun daha hızlıydı. Kurşun onu içinden geçtiğinde o, boşalmış ip gibi yere düştü. Kanı toprağı suladı. Şimdi ne bir şey düşünüyor ne hissedebiliyordu. Düşünme, hissetme sırası şimdi arkadaşlarındaydı.

Bu devrimcinin adı Talip, soyadı Yılmaz’dı.

Yirmili yaşlarda delikanlıların, henüz gelişmekte olduğu omuzlarına, ülkesinin ağır sorumluluklarını yüklendiğinde 1978 yıllarıydı. Zayıf ve cılız omuzlarında taşıdıkları, “büyük insanlığın” sorunlarıydı. Ezilmemek ve ezdirtmemek için savaştılar. Ezildikçe öğrenmek ve dik durmak, bunu öğrendiler. Bu sadece fiziksel güç gösterisi değildi elbette. Bu “hayır” deme hakkıydı. Hayır demek baş kaldırmaktı. İyi, çocuklar, güzel kızlar, olmadan politik olmuşlardı. Savaşan yakışıklı adamlar, güzel kadınlar oldular. Ve tarihe adlarını “Bir Yitik Altın Kuşak ’78 liler ” olarak yazdılar.
Talip Yılmaz’da bunlardan biriydi. Çevresinde sevilen, deli/dolu zıpkın gibiydi. Liderlik vasıfları vardı. Onunda henüz gelişmemiş omuzlarında yoksul halkın ağır sorunları vardı ve o bunu çok rahat taşıyordu. Ta ki o güne kadar. O gün, 12 eylülün karanlık bir günü gözaltına alındığında işkence karşısında omzundaki yükü bıraktı. Tutuklanıp cezaevine konuldu. Hep suskun yaşadı. Kimseyle konuşmadı. Kimse de onunla… Sessiz sinir bozucu bu haller aslında ölümün habercisiydi. Bir şey yapacaktı, bir şey; bu anlamsız sessizliği sese dönüştürecek bir şey…  Avazı çıktığı kadar bağırmak, haykırmak istiyordu: “Ben Talip Yılmaz’ım, sizlerin bildiğiniz Talip. Kaçacağım ve savaşı bıraktığım yerden omuzlayacağım” dedirten bir haykırış… Bir firar tasarladı. Talip’i tanıyanlar,  o günü yaşayanlar bilir bu sözleri ve ölüme firar edişini.  Yüzde doksan  dokuz olasılıkla öleceğini bilmesine karşın yüzde bir yaşama  olasılığıyla firar etmeye kalkıştı ve öldürüldü.
Yıllar önce bir roman okumuştum. Hikaye Latin Amerika ‘da geçiyordu. Kahramanımız bir gerilla lideriydi. Köyler basılıyor, kasabalar ele geçiriliyordu. Derken ele geçirdikleri bir köye kontralar büyük bir baskın düzenler bu efsane gerilla liderini tutsak alır ve sorgularlar. Lider çözülmeye başlar ve düşmana bilgi verir. İşte tamda o sırada gerillalar karşı atak düzenler ve  köyü geri alırlar. Liderin çözülmesine tanık olanların hepsi öldürülür. Lider büyük bir kahraman olarak yaşamaya devam eder.
12 Eylül  günlerinde işkence görmüş o kadar çok Talip Yılmaz’lar var ki. Onlara bir şey olmadı. Talip gibi kafası önde gezmedi ve aramızda yaşamaya devam ettiler. Bunlar nasıl anlatılır, anlatılır mi? Bilemiyorum. Talip Yılmaz’ın ölümü, onu ölüme götüren firarı aslında çok şey anlatır tabi anlayanlara.
Sonuçlardan yola çıkarak mı doğrulara ulaşılır. Doğruları uygulayarak mı sonuçlara ulaşılır? Hani şu “tümden gelim, tüme varım”  Sonuç nedir? O günün doğruları Talip’i ölüme götürdü. Bugünün “doğruları” ile o günün Talip’leri aramızda yaşamaya devam ediyorlar.
08/ 12/ 2021
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments