Evimizin toprak zeminli mutfağındaki ateş her daim canlı olurdu. Bacadan sarkan, isten kararmış kalın zincirlere kulplarından bağlı kocaman bir kara kazan yemek pişirmek için hep hazır dururdu ocağın üstünde. 1948-1951 yılları arasında mermi imalatı yapılırmış evimizde. Üretim dedem Komünist Bedri’nin, sevkiyat ve mali idare de babaannem Fadime’nin işiymiş. Ocağın altında bir mermi zulası…
Karadeniz kıyısında yer alan yerleşim birimlerinin en belirgin özelliğini, denizin kokusuna karışan balık, balık kokusuna karışan, acelecilik, aceleciliğe karışan içten gelen ezgiler oluşturuyor bana sorarsanız. Sadece bana değil, kime sorarsanız aynı yanıtı alırsınız. Bunu kalıcılaştıran “mahallemizin çalgıcısı” Şenol Morgül oldu “Hep O Şarkılar Geliyor Aklıma” ile…
Okuduğunuz romanlarda, izlediğiniz filmlerde, tınısına katılıp da mırıldandığınız türkülerde sizi sarıp sarmalayan, alıp götüren, bir şeyleri taşıyan, yeni ufuklar açan hayaller vardır. O hayallerin bir gün, bir şekilde gerçekleşebilmesi için de hayal kurarsınız; hayalin hayali olmaz mı? Hiç bakmayın kimseden farklı bir görüş gelmeyecek. Tabii ki, olur ve o hayali yazan size (yani okura) yeni bir pencere açar.
Şenol Morgül, yazdığı anıları kitaplaştırırken diğer birçok anı kitabından çok farklı bir tarz, anlatım denemiş. Alabildiğine akıcı, kesinlikle sizi içine çeken ve dahası “ah, keşke ben de oralarda olsaydım” dedirtecek denli duygu yüklü. Son yıllarda anı kitapları arttı. Ben destekleyenlerdenim, herkesin muhakkak yaşadıklarını yazması gerektiğini savunuyorum. Yazı(lan)lar sadece okur için değil, araştırmacı, akademisyen, sanatçılar için de bir kaynak, ayrıca ülkenin belirli bir döneminin panoramasının kaydedilmesi içindir de…
Karınca kararınca…
Şenol Morgül’ü, hemen her ilde, her toplantıda, her eylemde elinde udu ile görürsünüz muhakkak. Kendisini “çalgıcı” olarak tanıtsa da, içinde bir derya olduğunu, bir çavlan taşıdığını okudukça öğreniyoruz.
Sunum yazısını Sezai Sarıoğlu’nun kendine özgü masalsı diliyle yazdığı, “Hep O Şarkılar Geliyor Aklıma” kolay okunan bir kitap. Mizahı da var, toplumsal yaklaşımı da… Gizli (ne kadarsa artık) yaşanmışlıklar da var. Aşklar da var… platonik olamayanı da, karşılıksız olanı da. Dayanışma da var, imece de… ama en çok müzik var. Hani şu insanı derinden etkileyen. Bugün, hemen her ilde öğrenciler (liseliler de katıldı, sıra ortaokullarda) okul bahçelerinde, kent meydanlarında “Öğretmenime dokunma” diye haykırıyor. Türküleri gündemdeki konularla uyarlayıp seslendirdiklerinde, inanıyorum ki, çok daha etkili oluyor. İşte, Şenol Morgül, bu ayrımın farkına varmış ve o çizgiyi tutturmuş.
Çaysız Rize olur mu?
“Karadeniz bölgesinin adı hamsi ile çıkmıştır ama Rize çayla anılır. Çayın Rize’ye gelişi şehrin kaderini değiştirmiş, devlet çay ekimi için bir dizi olanak sunmuştu halka. Çayı satın alma ve fabrikalarda işleme garantisi verip yüksek taban fiyatı politikaları uygulayınca, tarihinin en refah günlerini yaşamış Rizeliler. Hasadın en bereketli olduğu ay mayıstır. Bazı büyüklerimiz, “mayıs çayı parası” ile İstanbul’a gidip, kamyon, otobüs alıp gelir, bazıları da pavyonlarda para batırırdı” diyor bir yerinde. “Sırtı lacivert hamsilerin ve mısır ekmeğinin zaferi için…” diyordu şair, şiirce. Morgül ise “çay” diyor, özellikle mayıs çayı… Bahçeden toplanması, fabrikaya götürülüp satılması, işlenmesi yediden yetmişe herkesin elinin değdiği, üzerine düştüğü, hiçbir şey yapmasa bile birkaç kelam ettiği bir ürün çay. “Çayın yüzü suyu hürmetine…” her ne yapılıyorsa. Morgül, çay kentinde yaşayanların, muhakkak çayla bağlantılı olduklarını, kendi üzerinden örnekler de vererek aktarıyor. Mevsimlik işçiler de var fabrikalarda, yevmiyesini alamayınca boyun bükenlere nasıl dik durmaları gerektiğini anlatıyor hem. O duruşunu, umut vaat eden bir futbolcu olarak Rizespor genç takımında top koştururken bırakıp gidişinde de görüyoruz. Sahi, kimin zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi var ki!
Duvarlara sığmayan…
Bir araya gelindiğinde, sevda yüklü atma türküler de söyleniyor karşılıklı, kemençe de çalınıyor (hem de bir kadın tarafından kalabalıklarda)… Okul toplantılarında dans da ediliyor… Kâğıt da oynanıyor, sigara dumanından göz gözü görmeyen kahvelerde… Şarap da içiliyor kıyıda, kayalıklarda, teknelerde… Şiirler okunuyor tabii ki, heyecanla, olmazsa olmaz yüksek sesle. Yazılamaya da çıkılıyor -duvarlar yetmeyince, ok işaretiyle bir diğer duvara atlayan- uzun, upuzun sloganlar yazılıyor, bildiriler dağıtılıyor, korsanlar konuyor okul önlerinde, fabrika çıkışlarında… Ağız dolusu tartışmalar da yaşanıyor kendi aralarında, en çok da diğer gruplarla…
Galiba etrafında dolaştım da, tam cümleyi bulamadığım için söyleyemediğim bir farklılığı var “Hep O Şarkılar Geliyor Aklıma”nın. 12 Eylül öncesini -ve tabii, sonrasını da- anlatan anılar ağırlıklı olarak antifaşist mücadele dolu siyasal çalışmaları aktarıyor. Ancak Şenol Morgül, o hataya düşmemiş, kendi mızrabınca terennüm etmiş anılarını, keyifli, coşkulu, umutlu, müzikli…
Hep O Şarkılar Geliyor Aklıma
Şenol Morgül
Sol Bellek
İletişim Yayınları, Nisan 2025, 140 s.












