kürdiYE

HomeManşet Haberler

kürdiYE

“yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek” şiirindeki gibi,

hani Adnan Yücel demiş ya;

saraylar saltanatlar çöker

kan susar birgün

zulüm biter.

menekşeler de açılır üstümüzde

leylaklar da güler.

bugünlerden geriye,

bir yarına gidenler kalır

bir de yarınlar için direnenler…

 

Sonra içinde Kürd olan ne varsa yakmalı der gibi “adalet sarayları,” “külliyeler,” “simit sarayları” ve “beceriksiz, görgüsüz çelebiler”…

Anlamı nereden gelirse gelsin içinde Kürd olan ne varsa yasaklamalı der gibi memleket.

Saraylardan hapishanelere sipariş edilmiş on binler ve alnında Kürt yazan “kürdiyeli” tutsaklar.

Bazı saraylar var içine adalet diye girdiğin ama her seferinde aşağılanarak çıktığın ve sonra hatırladıkça da; bedduanı hiç esirgemediğin, sırtını döndüğün, soğuk buz gibi duvarları olan saraylar.

Zulmün soğuk cümleleriyle donatılmış sanki bu saraylar; kâğıttan dosyaları eksik olmayan, kumdan duvarları olan…

Kimi saraylar, “aç kalma simit ye” der gibidir şu memlekette adını yaşamak koydukları; bir çay bir simit kampanyasıyla uydurulmuş saraylar.

Bazıları da çiçekten, insandan, bilgiden, görgüden, merhametten yoksun saraylar; kararları, yasaları, hükümleri, fermanları, siyah arabaları vardır, vicdansızlığın ve zengin sofralarının kurulduğu KaHKaha düzeneği içinde yapılmışlardır adeta.

Bu saraylarda diplomasız ve görgüsüz “çelebiler” üzerinden ders alınıp, ders verilir…

Tanrım dedim; ne zaman uyanacağız biz kendimizden!

Siz söyleyin, biz ne zaman uyanacağız; bedenini uzun bir kürdiye ile örten kadın insanlar, çocuk insanlar, adam insanlar; biz ne zaman uyanacağız kendimizin bu derin uykusundan…

Göğsüne şerif rozeti iliştirilen herkes memleketi yönetiyor ve sonra eski kanun kaçakları ile elinde mürekkepten kan damlayan çelebiler…

İrtifa kaybettiriyor artık size mürekkebin bu kan damlayışı, kâğıdın tükenmesi ve bu şarkının son sözleri irtifa kaybettiriyor.

Çıkıyoruz soğuk bir saraydan, duvardan ve zulümden çıkar gibi çıkıyoruz.

Oturmuş hepsi bir yanlışın hikâyesini yazıyor; kandan ve kâğıttan bir yanlışın hikâyesini…

Taşlardan ayağımı esirgemiyorum, suya dalmışken çaresiz yüzüm, arkamdan bir ses sırtıma vuruyor uzun bir elbise gibi, bir kardeş şairden ödünç bir sözcük alıyorum; kürdiYE.

Ülkenin milli birliğini ve bütünlüğünü de düşünerek, kürdiYe diyoruz. Bazı sözcükler vardır insanı yiyen sözcüklerdir, açlığın kol gezdiği bu yoksul zamanlar gibi.

Ruhumuzu boyamak istiyorlar, ruhumuzu karanlığa boyamak istiyorlar karanlıktaki bu dar zamana.

İşte bu karanlığın içinde düşünürken sızmışım geceye, dalmışım gitmişim derin bir uykuya.

Sabah olmuş, perdeyi çekiyorum sonuna kadar, tüm karanlığın sebebi sanki üstümdeki bu perdeymiş gibi…

Bir halkın uykusundan uyanır gibi uyanıyorum.

Camdan dışarı bakıyorum, doğru pencereden bakıyorum, yoksulluğun damında bir kadın sanki perdesinden bükülmüş gibi dışarı çıkmış, uzaktan bir duman yükseliyor, saraydan bir duman, kadının üstünde bir kürdiYE.

Çocuk çıkıyor sonra haykırıyor kendi diliyle, annesinden aldığı; annesinden bir acıyla aldığı, annesinden eski bir hatırayla aldığı bir dille haykırıyor, elinde kitaptan bir inanç, aşktan bir hayatla haykırıyor gökyüzüne… Uzaktan bir duman yükseliyor, saraydan bir duman, çocuğun üstünde bir kürdiYE.

Adam koşuyor ardından, adam çocuğa, çocuk kadına terli sözcüklerle haykırıyor yaşamı.

“Jîyan” diyor duvardan bir ses, jîyan diyor. Ve uzaktan bir duman yükseliyor, saraydan bir duman, adamın üstünde bir kürdiYE.

Duvardan bir jîyan!

Duvardan bir isyan!

Duvardan “bir duman, öldüresiye!”

 

Üstümüze terkedilmiş bir elbise, adı kürdiYE.

 

Mazlum Çetinkaya

 

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments