O, yüz metreciydi. İpi göğüsledi.
Tamer Arda yaşıyor! Yok, öyle kalbimizde, bilincimizde değil. Bildiğin yaşıyor.
Sevgili okurlar size Tamer ‘den selam getirdim, almak istemez misiniz?
Sevgili Tamer, nasılsın? Bugün seni görmeye geldik üç-beş arkadaş. Hiçbirini tanımazsın. Onlar seni tanıyorlar ama hem de çok… Seviyorlar da saygıda duyuyorlar. Bunun bir nedeni de herhalde ortalıkta fazla dolaşmıyor oluşun. Tanrılar gibi… Ne bileyim öyle derler.
Bugün aynı zamanda aramızdan ayrılışının 39. yıl dönümü de. 39 yıl olmuş seni buraya getireli. Oysa 22 bahar, 22 yaz görmüştün.
Yine böyle bir gündü. Gökyüzü mavi tuval üzerine beyaza boyanmıştı. Hava sıcaktı ve sabahın körüydü. Aykırı şeyler gözüne çarptı ve koştun, koştun, koştun… Zikzaklar yaparak koştun. Bacakların uzun yay gibiydi. Seni ok gibi fırlatıyordu ilerilere daha da ilerilere. Bıraksalar daha da koşacaktın, bırakmadılar…
Sokaklar, çember çember kuşatılmıştı. Bir çemberi kırıyordun, başka çember takılıyordu ayaklarına ve giderek çember daralıyordu. Son çembere geldiğinde sokak kör ve çıkmazdı. Kalbin hızla atıyor ve göğüs kafesini dövüyordu. Göğsün bir kalkıp, bir iniyordu. Göz bebeklerin büyümüş, kirpiklerin ıslanmıştı. Bir ses duydun ‘pat’ diye. Sonra sırtında tatlı bir yanık acı hissettin. Sonra pat, pat, pat… Sonra pata pata pata paaat…
Yerde yatıyordun; gözlerin ayrıktı, ağzın açık. Bir konuşma yapıyor gibi. Sözü kesilmiş, son sözünü söyleyememiş bir bilim insanı gibi. Toprak kanın ile ıslanmıştı, vücudun ise ılıktı hala.
Kurşun mu daha hızlıydı, acı mı? Önce sesi mi duymuştun, acıyı mı? Geçmiş yıllarda faşistlerle girdiğimiz bir çatışmada sen bu soruyu sormuştun bana. Sen koşmuş ben, vurulmuştum.
“Kıro çok acıyor mu?” demiştin. “Acımıyor” demiştim, rahatlamıştın. Şimdi de ben rahatım. Kurşunlar o kadar hızlıydı ki acı bile çekmene zaman bırakmamıştı.
Toprak olmak ne güzel. Toprakta karınca, gül dalında arı. Arı da bal, dilde tat olmak, söz olmak ne güzel. Böcek olmak mesela. Böcekte can, canda sen olmak ne güzel. Ve gelmek buralara seni görmek ne güzel. Eşelemek toprağı, yuva yapmak ana rahmi gibi güvenli. Derinlere inmek; gül ağacı köklerine tutunmak, sallanmak, uzanmak sana ne güzel. Dalmak toprağın derinliklerine, toprağı koklamak, seni aramak ne heyecanlı. Buraya, sana gelişimdeki heyecanı hissetmek, sıcaklığında ısınmak ne güzel. Dalmak daha da toprağın derinliklerine. İstiridye kabuğuna gizlenmiş seni görmek ne güzel. Dolanmak üzerine örtülü toprakta. Tahta kurdu olmak, kemirmek tahtanın en lezzetli yerini. Sana ulaşmak ne heyecanlı. Seni bulmak, sen olmak, yani gül, yani o gülün kokusu olmak ne güzel bir mutluluk.
Bugün seni mor biyeli kelebek olarak gördüm. Ahenkle çırpıyordun kanatlarını. Bir tarafın salyangoz olmuştu. Kah kabuğuna çekiliyor, kah ıslak boynuzlu başını dışarı çıkarmış yürüyordun. Karınca halini gördüm çalışıyordun harıl harıl. Bir süre izledim. Anlamsızdı yaptıkların. Bir ileri bir geri gidip duruyordun. Ne yapıyordun öyle? Kırkayak, solucandın. Toprağa saklanmış. Elime aldım, seni hissettim. Tespih böceği olmuştun bir ara, hani ölü taklidi yapan o böcek. “Ne işler çeviriyorsun ‘bin bir surat’? Seni gidi… Son on yılın en tehlikeli kent gerillası” seni. Araziye uymuşsun. Örgütlüyorsun doğa anayı.
Örgütle arkadaşım herkese lazım olacak.
Toprak olmak ne güzel.
Memet Sönmez












