Korkut Akın
Gazetecilik, her nerede yapılırsa yapılsın zor iş; muhakkak zülfü yâre dokunur sonunda; kimi iktidarların, kimi çıkar gruplarının, kimi işine gelmeyenlerin, kimi şer odaklarının, ister yerel ister uluslararası… En çok göze batandır gazeteci; doğru bildiğini (tabii ki araştırıp sorarak ve tarafları ayırmaksızın) yazandır, onuru önde gelir. George Orwell, “Gazetecilik, birilerinin yayınlanmasını istemediği haberleri yazmaktır. Gerisi halkla ilişkilerdir” diyor; demek ki gizlenmeye çalışanları bulup çıkarırlar ve bilgilendirirler biz okurları. Gazeteci deyince sadece muhabir ve/veya köşe yazarı geliyor akla, oysa o haberi öne çıkaran diğer emekçiler de -göze görünmeseler de, paye almasalar da- gazetecidirler. Onlardan biri İnci Tuğsavul. Daha Türkiye’deyken, birlikte yürüdükleri arkadaşları bile engellemeye kalkışınca, “Eğer Doğan bu şantaja boyun eğerse derhal boşanırım” diyen İnci Tuğsavul.
Doğan Özgüden, “Vatansız Gazeteci” olarak kitapları, yazıları, çalışmalarıyla tanınıyor. İnci Tuğsavul ise kendini göstermeden hep var o kavganın içinde: “25 yaşından beri Doğan’la birlikte Akşam, Ant, Demokratik Direniş, İnfo-Türk, Güneş Atölyeleri ve Demokrasi İçin Birlik mücadelelerinde sorumluluk üstlenerek ülkemin, onun yaratıcı insanlarının, ezilen insanlarının daha güzel günler görmesi için uğraş verdim…” Daha öncesi de var aslında, çok iyi bir virtüöz, başarılı bir çevirmen, ödüllü bir gazeteci. İnsan, neden bunca zamandır öne çıkmadığına şaşırıyor.
12 Mart’ın hemen arkasından sahte pasaportlarla (ilginç, ikisi de kendilerini gizleyen kıyafetlerinden, daha uçaktayken kurtulmanın yolunu buluyor) çıkıyorlar yurtdışına. Çıkış o çıkış… Arada bazen yolun üzerindeki pus silinir gibi oluyor ama siyasal iktidar (partiler değişse de anlayış değişmediğinden) yeniden kapatıyor ve özlemle, merakla, heyecanla, coşkuyla sürdürüyorlar o bekleyişi. Tabii ki eli kolu bağlı bir bekleyiş değil bu, mücadele ivmesinin sürekli yükseldiği -yıllar geçmesine karşın- dirençlerinin asla azalmadığı, umutlarını hiç üzmedikleri bir bekleyiş. Beklerken de, hem gazetecilik hem halkla ilişkiler ve sosyal/siyasal mücadele bayrağını yükseltiyorlar.
Ant Yayınları…
Akşam gazetesi (günümüzün değil, 1960’ların o ünlü, o çok satan, birçok kalburüstü yazarın buluştuğu gazetesi) ile bağları koparılınca -bu öyküyü kitaptan okumalısınız, burada özetlenecek gibi değil, müthiş bir mücadele çünkü- Yaşar Kemal, Fethi Naci ile ANT Dergisini kurarlar. Arkasından Ant Yayınları ve müthiş ilgi uyandıran kitaplar… Gelin bir sağcının kaleminden öğrenelim ANT ne demekmiş? Son Havadis gazetesinde yazan Tekin Erer, “And’ın manası yemin’dir, ama Ant’ın ne demek olduğunu bilemiyorum. (…) ve böylece haysiyet ve namustan da feragat edildiğine göre ‘Atalarımızı, Namusumuzu Tanımıyorum’ kelimelerinin baş harflerinden meydana getirilmiş…” diyor, 1967’de. Aradan 50 yılı aşkın zaman geçti, “unutulmaz yayınevleri” arasında adı ilk akla gelenlerden biri, belki de ilkidir Ant Yayınları.
İnci Tuğsavul üzerine…
Doğan Özgüden, mücadele ve yaşam arkadaşı için tasarlamış kitabı, zaten imzasıyla çıktı Belge Yayınları’ndan. Satır aralarını okumak gerekiyor kitabın, onun için dikkatli ve sakin okumalı… Bazen Doğan Özgüden öne çıkıyor, ama fark ediyorsunuz ki, onu öne itekleyen İnci Tuğsavul. Lojistik destek gibi, her an, her sorunda yanı başında. O yıllarda, şimdiki gibi değil, dizgiciler, mürettiphaneler, kurşun harfler, toz duman… Tabii ki, elinde muhakkak bir alet edevatla orada hazır ve nazır İnci Tuğsavul. Rotatif mi dönmüyor, “İnci koş!”, dizgi mi yapılacak, “İnci yetiş!” Hiç yüksünmeden ve kesinlikle sorunu çözerek çıkıyor işin içinden.
Yeter mi? Yetmez kuşkusuz. İnci Tuğsavul, sadece matbaada değil ki, çeviri de yapıyor, haber de kovalıyor ve yazıyor, kitap kapağı da tasarlıyor… Ünlü “Şehir Gerillası” kitabının kapak tasarımı unutulur mu? Sözlü tarih çalışmalarının neredeyse hepsinde geçiyor o “üç kurşunlu” kitap. Üzerine neler söylenmemiş, neler yazılmamış ki… Tabii, hepsinin üzerinde, Ant dergisinin ince uzun, cebe de sığan tasarımı ve kitapları görür görmez, “Bu Ant” dedirten, artık beyinlere kazınan Güneş’i simgeleyen yuvarlakla yatay çizgiler. Hepsi -ilk adımı Sait Maden atsa da- İnci Tuğsavul’un eseri. Şöyle anlatıyor: “Grafik ve teknik alandaki başarımı büyük ölçüde matbaalardaki, atölyelerdeki isimsiz kahramanlara borçluyum. Her şeyi onlardan öğrendim, onlardan öğrendiğim için de gazete, dergi ya da kitap hazırlarken de onların emeklerine saygıyı, yaratıcılıklarının sonuna kadar değerlendirilmesini hep ön planda tuttum. Doğan’la en iyi anlaştığımız noktalardan biriydi bu. Beyaz yakalı ayrıcalığını hiçe sayarak her şeyi kafa ve kol işçilerinin anlayış ve zevk birliği içinde, aynı gururu ve kıvancı birlikte yaratmak…”
Bugünlerde, gerek salonlarda gerekse festivallerde ödül üstüne ödül toplayan Oppenheimer, 1966’da tiyatro oyunu olarak sahnelenirken haberini İnci Tuğsavul yapıyor tabii… “Politikacılardan darbe yemeden önce…” diye yazıyor, oyunların Belediye Meclisi tarafından kaldırılmasının ve Muhsin Ertuğrul kadrosunun dağılmasının üzerine. Sadece sanat mı, işçi de var yazdıkları arasında… DİSK’in kurucularıyla konuşmuş, o da var. Önsözler, sunuşlar, sunumlar… öyle çok ki.
Bir de ödevi var…
İnci Tuğsavul, 12 Mart öncesinde, Çerkez Ethem Olayı’nı ve Kemalist yönetimin halk direnişlerine ihanetini ortaya koyacak bir çalışma yapmaya ve yayınlamaya karar vermiş. O dönemi yaşayanlarla görüşüyor, belgeler topluyormuş. Herkesi koşullandıran Kemalist beyin yıkamasını yenip çok halklı ve çok kültürlü Türkiye gerçeğini ortaya koyma kararlılığı içerisindeymiş… Sürgüne gitmesi, bulup buluşturduğu belgeleri polisin darmadağın ederek -sakladıklarını pek sanmıyorum- yok etmesiyle bu güne kadar beklemiş. Tamam, belki belgelenmesi artık çok zor, belki o dönemi yaşayanlar da göçtü bu dünyadan… Ama her yıl bir kez daha gündeme gelen, bir kez daha tartışılan, hatta Dersim, Koçgiri gibi isyanlarla karşılaştırılan Çerkez Ethem üzerine, elinde/aklında kalanların anlatılması da bir ışık olabilir, bir pencere açabilir ve bazı ayrıntıları aydınlatabilir. Bu bir ödevdir kitapta yer aldıktan sonra, bana kalırsa. İleri yaşı öne sürmenin de yararı yok, sesi bile yazıya dönüştürebiliyor artık yeni araçlar.
Kimler geldi, kimler geçti…
Aslında, sanki İnci Tuğsavul anlatsa, mesela hiç gizlemeden, Doğan Özgüden’le yaşamını… Neler konuştuklarını, neleri paylaştıklarını, sadece politikayla sınırlı olmayan, gündelik yaşamı da içeren yaptıklarını anlatsa… mesela, aklıma gelen, “arkaik” sözcüğünü birilerine karşı hiç yüzü kızarmadan kullananın hâlâ adını anıyor mu? 60 yıl önce birlikte yol yürüdükleri, ama şimdi insan emeğini sömürmeyi ‘görev’ bilen birini geçmişi ve bugünüyle nasıl değerlendiriyor? Turgut Özal’a, başbakanken sorular soran İnci Tuğsavul, dilini esirgemez diye düşünüyorum.
Irkçılığa, gericiliğe, göçmenlerin yaşadıkları ayrımcılığa, faşizme ve şovenizme karşı hâlâ dimdik ayakta mücadelelerini sürdüren; yaşamlarının dörtte üçünü sürgünde geçiren İnci Tuğsavul ve Doğan Özgüden’in yaşamı insanlık onurunun da simgesi, gazetecilikleri kadar.
Vatansızlığı Vatan Eylemek, İnci Tuğsavul’un Çok Boyutlu Kavgası
Doğan Özgüden
Yaşam
Belge Yayınları, Ocak 2024, 298 s.












