Korkut Akın
Büyükada Kitabı
Bilmediğimiz, değer vermediğimiz o kadar çok şey var ki! İstanbul’un fethinden sonra keşfedilen Amerika kıtasında (muhakkak ki, orada da bir kıyım yaşanmış, Kızılderililer ve kültürleri yok edilmiş ama) madenci kasabalarını bile korumuşlar. Bizdeyse, yol yapılacak diye ne kadar tarihi ve doğal güzellik varsa yok edilmiş. İşin kötüsü hâlâ da aynı kıyım sürüyor (Atatürk Havalimanı en göz önündeki örnek). Bu, bilinçli yapılan kıyım, bir de bilinçsiz yapılanlar var, itirazlara hiç kulak asmadan ve şimdi sıkıntı üstüne sıkıntı yaşatıyor (Amik Ovasındaki sulak alanların bataklık dile kurutulması… yetmiyormuş gibi bir de üzerine havaalanı yapmışız, ne bereketi kaldı o güzelim ovanın ne de havalimanı işe yarıyor. Katmerli zarar).
Neyse ki, değerbilir insanlar var ve iğneyle kuyu kazarcasına arayıp buluyorlar, bulup buluşturarak bizlere sunuyorlar. Birçoğumuz -buna ben de dâhilim- geçmişte yaşanmışlıklara bakarak kendimizce bir çıkarım yapıyoruz. Akademisyenler, sosyologlar, kültür araştırmacıları, sinemacılar, ressamlar, tiyatrocular, dansçılar bunlardan geçmişimizi belirliyor ve buna da bağlı olarak geleceğimizin ne denli zorlu olduğunu anlatıyorlar.
Evet, geçmişimiz kolay değildi, geleceğimiz daha da zor. Bugünkü egemen anlayış alabildiğine bencil ve “benden sonrası tufan” diye bakarken gelecek kuşakların neler yaşayacaklarını, hatta yaşayıp yaşayamayacaklarını bile düşünmüyorlar. Bunu hayatın her alanı, her anı için düşünebilirsiniz; küresel iklim krizinden, kuraklığa, kültürel değerlerin yok edilmesiyle geleceğe kalacak belgelerden eğitime, sağlığa hatta barınmaya kadar…
Adaların adı var, kendi yok
Türkiye, bir anlamda adalar fakiri bir ülke. Dört bir yanı denizle çevrili olmasına karşın Karadeniz ve Akdeniz’de hiç, Ege’de birkaç adası dışında dört tarafı sularla çevrili bir yeri yok. (Şimdi diyeceksiniz ki, denizlerimizin kadrini bildik de kaldı adalarınki, onlar da olmasın.) Marmara Denizinde toplam 9 ada olmasına karşın, İstanbul’un siluetini tamamlayan (Kınalı, Burgaz, Heybeli, Büyükada, Sedef ile bin yıl önce depremde batan Büyük ve Küçük Vordonos) Prens Adaları bizim konumuz.
Büyükada Kitabının hemen ilk cümlesi, belirleyici: “Büyükada tarihi, kahramanlar ya da askeri dehalar tarafından ortaya konmaz. Tersine, tarihine yön verenler, sürgünler, muhalifler ve kaybedenlerdir. İstanbul’un yanı başındaki konumu, Ada’yı tarih boyunca pek çok kez dünya sahnesine çıkardı. İmparatorluk başkentiyle kurduğu simbiyotik ilişki, Ada’yı merkez alan önemli tarihsel olayları sıklaştırdı. Sakin bir balıkçı yerleşimi kimliğinden sıyrılarak, ideal bir sürgün yeri, aktif siyasetten dışlananların zorunlu ya da gönüllü ikametgâhı ve dolayısıyla bir muhalefet alanına evrildi ve bu niteliğini yüzlerce yıl sürdürdü.”
Hayalden çok gerçekliğe bağlı…
Kitaptan aktarmak daha kolay sanki… “Prens Adaları’nın varoluş hikâyeleri, mitolojiye ya da epik metinlere dayanmaz. Kadim toprakların göbeğinde yer almasına rağmen, tarihine kurucu mitler eşlik etmez. Homeros’un destanı Odysseia’nın başkahramanı İthakalı Odisseus, Troya’nın düşmesinden sonra, evine dönüş için Batı’ya yönelir. Dolayısıyla Büyükada, Homeros’un felsefi arayış şeklinde kurguladığı yolculuk destanının parçası değildir. Denizcileri baştan çıkaran şarkılarıyla ölüme doğru çeken denizkızları, tek gözlü devler, minotorlar ve sfenksler gibi doğaüstü yaratıklar buraya uğramaz. Kurmaca ütopyaların mekânı olmaz.”
Adalar, fiziksel olduğu gibi sosyal olarak da ayrıdır her haliyle ve hâlâ da öyle; tabii, egemen erk izin verdiği ölçüde. Sizler de duymuşsunuzdur, Adaları beton yığınına çevirmek gibi bir niyeti var iktidarın ve zengin yabancılara satarak özelleştirme(!) sevdasındalar.
Büyükada, buharlı gemilerin kullanıma sunulmasından itibaren refahın hâkim olduğu bir Osmanlı sayfiye yerleşimine dönüşür. Gerek Adada yaşayanlar gerekse günübirlik gezmek için gidenler açısından gerçekten hayatın keyfini çıkarmak mümkündür. Yazın farklı, kışın ayrı güzellik taşır Ada.
Moris Danon Koleksiyonu…
Adalar ve Adalarda yaşam belirleyici… Eskiden kalan Moris Danon fotoğrafları oradaki yaşamın izlerini sürmemize izin veriyor. Büyük çoğunluğu anı fotoğrafı olsa da (cep telefonlarıyla çekilen fotoğraflar silinse de basılı fotoğraflar kalıcılığını sürdürüyor ve yol gösteriyor bizlere) giyim kuşam, insanların tavır ve duruşları, yapıların durumu, ağaçlar, siyah beyaz olsa da çiçekler ve ağaçlar anlam taşıyor. Kayıkları ve balıkçıları unutmamak gerekir. Tabii, bunu deyince akla Sait Faik geliyor, her ne kadar Kınalılı olsa da…
Büyükada Kitabından öğrendiğimiz bir küçük bilgi de Troçki’nin 53 ay yaşadığı Büyükadada en çok da balıkçılarla görüştüğü (ve kitapta, neredeyse boyu kadar bir levrekle fotoğrafı var, kendi yakaladığı).
Yazının uzamasını istemiyorum, ama 1900’lü yılların başında kadınların ne kadar modern giyimli olduğunu, erkeklerin de onlardan aşağı kalmadığını belirtmeliyim. Fesli olanların bir kısmı belli ki memur, ama fesli olup da pejmürde giyimli olanlar galiba yardımcılık yapanlar (hayvan bakıcıları, bahçıvanlar, tarım işleriyle ilgilenenler ve sanki balıkçılar). Zaman içerisinde iyi giyimlileri mi kendimize benzetip aynılaştırmışız, yoksa onlara benzeyip biz(ler) mi iyi giyinmişiz? Kitabı okuyunca kararı siz vereceksiniz.
Yine kitaptan bir alıntıyla sizi şaşırtayım, çünkü Adalar’da, özellikle Büyükada’da yaşamak büyük bir keyiftir. Bakın, Horatius ne demiş: “Doğru zamanda delirmek tatlıdır.” Moris Danon koleksiyonu ile yetinin şimdilik, o tatlı deliliği (tam zamanı bana kalırsa) bahar gelince yaşarsınız…
Hem kitapta yer alan hem de toplumsal ve kişisel sözlü tarihin önemini yansıtan sözle tamamlayayım yazımı. Susan Sontag, “Bellek bireyseldir, yeniden üretilemez, her insanla beraber ölür. Kolektif bellek denilen olgu hatırlatıcı değil, koşullandırıcıdır: Hatırlamanın önemli olduğu ve öyküyü zihnimize kilitleyen resimlerle nasıl gerçekleştiğinin öyküsüdür.” Sontag’ın bu sözü kitabın anlam ve öneminden öte gerekliliğini kavramamızı öneriyor, bana sorarsanız.
Büyükada Kitabı, Moris Danon Koleksiyonu
Büke Uras
Tarih, Araştırma, Belge
Yapı Kredi Yayınlarık, Ekim 2023, 400 s.










