Düşünüyorum Yazamıyorum…

Yazıyorum eleştiriyorlar. Yazmıyorum eleştiriyorlar.
Uzun mahpusluğun ardından ’91 yılı ortalarında devlet bir kuşak devrimciyi salıverdiğinde hayat çok değişmişti. ’70’li yılların sosyo-ekonomik şartları, kültürü ve insan ilişkileri bir hayli farklılaşmıştı. Yerini (görece daha fazla) kozmopolit, yoz, bir koyup beş almaya çalışan, daha yırtıcı insan ilişkilerine bırakmıştı.
Onlar ise bu ortamda sudan çıkmış balık gibiydiler. Değişen hayatın, yükselmiş kargaşalığı ve uyumsuzluğuna uyum sağlamaya çalışıyorlardı.
Ve hiç suda balık olamadılar!
Sırtlarında “Demokles’in kılıcı”nı taşıyorlardı daima. Her birinin boynunda görünmez bir şekilde “bihakkın süre” (infaz bitim zamanı) yazıyordu. Şartla salıverilmişlerdi. Eğer bu şartı her kim ki bozacak olursa tekrar tutuklanır ve cezasının geri kalanını yatardı.
Bu “korkular”la yaşadılar yıllarca. Bir haksızlık karşısında tam “hayır” diyecekken boyunlarına asılı yazılar gelirdi akıllarına. “Hayır!” diyemezlerdi. Gösteri ve yürüyüşlere katılamazlardı. İçlerine ‘infaz korkusu’ çökmüştü. Bu devletin “suç” saydığı irili ufaklı, siyasi adli herhangi bir faaliyet yürütürken tutuklanır, bir günlük ceza bile almaları durumlarında infazları yanarsa, on yıllarca daha yatabilirlerdi. Nitekim eften püften gerekçelerle infazı yanan birçokları tekrar cezaevlerine konulmuşlardı.
Benim boynumdaki yaftada da: “bihakkın süre: 2017” tarihi yazılıydı. 1991 yılında şartla salıverildiğimi düşünecek olursak 27 yıl süren bir infaz ile dolaştım şehrin sokaklarında. Korkarak gösterilere, yürüyüşler katıldım. Korkarak yaşadım. Korkarak yazdım ama infazım yanar diye yayınlayamadım. Yazdığım öyküleri kitaplaştıramadım. “Haziran Başkaldırıdır” kitabımı bir yayınevi kendi imzası ile yayınladı. Ve zulamda daha güneş yüzü görmemiş birçok yazım vardı. Ama korkuyordum. Yazdığım her yazıyı “acabalar” kaygısıyla yazıyorum. Gazetem Sonhaber.ch’deki köşemde yazdığım her yazı, yayınlanmadan önce hukuk bürosundan geçiyor.
Tahliyemden bir süre sonra Cumhuriyet gazetesi, ülkemiz üzerine çöken bu korkuları fark etmiş olacak ki bizlerle röportaj talebinde bulundu. Baskıların, yargısız sokak infazların yaşandığı ’90’lı yılların ortalarıydı. Aralarında ses sanatçısı Aylin Aslım, şair Küçük İskender, gazeteci Oral Çalışlar, heykeltıraş Mehmet Aksoy ve modacı Hanife Avcı vardı. Ortak verdiğimiz röportaj da ana soru şuydu:
“Yazarken, çizerken, düşünürken korkuyor musunuz? Tutuklanırım, kaçırılırım, vurulurum, ölürüm diye korkuyor musunuz? Korkuyorsanız bu durum yazılarınıza, sanatınıza nasıl yansıyor? Bu korkuyu nasıl saklıyorsunuz?”
Evet korkuyorduk. Yazarken, içinde “suç” öğesi var mı? Konuşurken, şarkı söylerken sansüre takılacak mı diye endişeleniyorduk. İki kez düşünüyor, üç kez yazıyor, yırtıyor, korkarak tekrar yazıyorduk.
Aradan yıllar geçti. Hâlâ bu korku var düşünen insanın içinde. “Batı cephesinde değişen bir şey yok” yani sizin anlayacağınız. Ama yalnız bir farkla: “Suçlular” çoğaldıkça suç kavramı da değişiyor. Daha “esnek” yasalar çıkartıyorlar. Öyle ya örneğin sosyal medyada düşünce, şiir, makale paylaşımı yapan herkesi tutuklayacak değiller.
Asıl acı olan yazarken, çizerken, söylerken, düşünürken tutuklanırım, infazım yanar korkusunun yanı sıra bir de; Dostların ne diyeceği endişesi yaratıyor. Yazı ya da sanata dair herhangi bir üretimde bulunurken sürekli; “bu yazıyı sana yakıştıramadım, o ne biçim şiir? Heykeli ucubeye benziyor. Şarkısı berbattı…” gibi ithamlarla karşılaşıyoruz. Dostların bu müdahaleleri yapıcı eleştiriden uzak, var etmeye değil de yok etmeye çalışan bir tarzda gelişiyor.
Elbette ki hiçbir şarkı, şiir, düşünce beğenilmek zorunda değildir. Yüz kişinin okuduğu bir yazıyı yüz kişinin de beğenmesini bekleyemeyiz. Hatta hiç beklememeliyiz. Bazen bir tablo uzun süre anlaşılmaz kalır. Bazen ucube bulunur heykeller. Küçük İskender’in bütün şiirlerini aynı tatla okuyabilir miyiz? Nazım’ı sevmeyenler de var. “Kötü”dür diyebilir miyiz? Yazar aşk romanı yazmıştır. “Bunca toplumsal sorun dururken aşk da nereden çıktı?” diye sorabilir miyiz? Yazar bu, o yazar sen de eleştiriye açık platformlarda küfür etmeden, kızmadan eleştirirsin.

Sıkıntı şurada sevgili dostlar… İktidarların aydınlara, siyasetçilere sanatçılara sansür ve yasak koymasını, bu “yasa”ları çiğneyenleri ise cezalandırmasını bir açıdan anlayabiliriz. Çünkü bu kişiler, iktidar için her zaman sakıncalıdır ve kurulu düzenleri için tehlike arz ediyorlardır. Peki, dostların psikolojik baskıları ve oto sansürlerine ne diyebiliriz? Yazarken, bir şarkı bestelerken veya bir resim çizerken “dostlar”ın şakaklara dayanan görünmez silahlarına nasıl anlam verebiliriz?
En basitinden şöyle soralım, düşünce ve ifade özgürlüğü gibi ideallerin yüceltildiği bir ortamda olması gereken tavırlar mıdır bunlar?
En acısı ve sorunlu olanı da bu. Düşünüyorsunuz ama yazamıyorsunuz. İktidarla olan çatışmanın daha zorunu kendi arkadaşlarınızla yaşıyorsunuz. O zaman “dostlar” düşünsün ve yazsın, bizler okuyalım. Ama o da yok. Yazıp, üretmiyorlar… Kitapları yoktur mesela. Tasarladıkları bir eserleri de. Fikirleri vardır elbette ama bunu paylaşamazlar.
Ama sosyal medyada oldukça aktiflerdir. Oralarda görürsünüz gezindiklerini. Bir dakika önce paylaşımınızın yanından geçmişlerdir. Daha sonra sizi atladıklarını fark edersiniz. Hikayenizi görürler. Görünsün isterler, seni görüp beğenmediklerini. Sen bir paylaşımından dolayı “katliam”a uğramışsındır. Haklı olduğunu bilmelerine rağmen, yalnız bırakmayı tercih ederler. Hatta bundan da keyif alırlar.
Bazıları ise seni eleştirenlere güzellemelerde bulunur. Bazıları da şakşakçıdır. Güzellemeler de bulunanlara güzellemelerde bulunur. Bazılarının fikirleri yoktur. Sadece “fikirleri olanlar”a katılırlar. Bazıları ise çok komiktir. Katılan arkadaşlara katılırlar.
Beğenilerinin mantığı “politik”tir. Birbirini eleştiren her iki yazıyı, her iki eleştiriyi de beğeniler.
Hepimiz tanırız, biliriz onları. “Ölü böcek” gibidirler. Bunlar “ölü böcek” numarasını, en çok kendilerini eleştirdiğiniz yazıları “beğenirken” yaparlar. Olumlu yorumlar yaparken de hakikaten öldüklerini sanırsınız.
Bir üzüntülü anını, duygusal bir zamanınızı gösteren fotoğraf paylaşmışsınızdır. Görürler, yüzlerine bir gülümseme yayılır. “Hayırdır, yapabileceğimiz bir şey var mı” diye sormazlar. Çektiğiniz acıdan gizli bir haz duyarlar. Mesela bir yazı paylaşmışsınızdır. Ya da bir şiir. Yazı gündem oluşturursa da çok okunulup beğenilirse de onlar beğenmezler. Mesela ünlü bir şairden alıntı yaptığınız bir dizeyi paylaşmışsınızdır, en beğendikleri dizeler olsa da beğeni tuşuna basmazlar.
Bilirsiniz işte bu tipleri.
Ben hepinizi biliyorum 😊💐

Memet Sönmez

Haber Etiketleri
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x