Ekonomi Gündemi

EKONOMİ GÜNDEMİ

Türkiye’de Merkez Bankası Başkanı’nın görevi fiyat istikrarını sağlayarak enflasyonu düşürmek midir yoksa koca bir ülke ekonomisini özel banka ve finans kuruluşlarının ihtiyaçlarına uygun hale getirmek midir?
Türkiye’de halk gün geçtikçe yoksullaşıyor ve hayatlarında bir günü bile fakirlikle geçirmemiş olanlar bu halka nasıl kıt kanaat geçinebileceklerinin yolunu anlatıyorlar. Diğer taraftan özel bankalar ise tarihlerinde görülen en yüksek kar oranlarını açıklıyorlar. Hem de şu salgın günlerinde…

Toplumun çoğunluğuna ise yaşanılan bu yoksulluğun sebebinin kapitalist sistemin yıkımının getirdiği ekonomik eşitsizliklerden ve siyasilerin kapitalizme olan bağlılıklarının doğurduğu sistematik başarısızlıklardan değil de insanların kendi seçimlerinden ya da iş beğenmemelerinden kaynaklandığı fikri iktidarın elinde bulundurduğu tüm ideolojik baskı araçlarıyla dayatılıyor. Ve böylece yoksul insanlar hayatları ve hayalleri arasında duran engelin kapitalist sistem ve onun uygulayıcıları merkez bankaları ve bankalar olduğunu göremiyorlar. Çünkü gerçeklerin üzeri örtülüyor. Yeri geliyor din ve milliyetçilik ile, yeri geliyor sadaka ve kayırmacılık ekonomisi ile, yeri geliyor ucuz kredi ve sınırsız tüketim vaadi ile örtülüyor. Emekçinin kaderi her krizde kemer sıkmak oluyor. Sosyal güvenlik ise hak getire…

“1989 yılından itibaren uluslararası sermaye hareketlerinin açık etkisi altına giren Türkiye’de bu negatif boyutlu ilişkinin sosyal sonuçları 2001 krizi itibariyle görülmeye başlandı. Sosyal hakların kısıtlanmasında en büyük demagoji, Türkiye’nin bir genç emekliler ülkesi olduğu yönünde yapıldı. Bu vasıtayla sosyal haklar neredeyse tamamen budandı ve geniş kesimler AKP iktidarının hayırsever yardımlarına muhtaç hale getirildi.”(TÜRKIYE’NIN TARİHİ VE EKONOMİK POLİTİK YAPISI [1838-2016] – BELGE YAYINLARI – AHMET AKİF MÜCEK)
Yoksulluğun aşırı basitleştirilmesi ve bir kader immişçesine olağan kılınması ise toplumsal servetin alttakilerden üsttekilere transfer edilmesine olanak sağlıyor. Bunun adına da ekonomik kriz deniliyor. Oysa her ekonomik kriz ile birlikte kapitalizmin içindeki çürük elmalar temizlendikten sonra servet birilerinin ellerinde daha da çok birikiyor. Ve bu servet transferinde de bankalar ve finans piyasaları başrol oynuyorlar.
Bu toplumsal servet transferi ya da bu toplumsal yağmalama karşısında ise muhalefeti ve iktidarıyla tüm parlamenter sistem bahaneler üreterek hiçbir şey yapmıyor. Her sene trilyon dolar vergi kaçağı para off-shore adalarına yığılırken, dünyanın yoksul ve yoksun ülkeleri borçlandırılarak dünyanın tüm halklarının geleceğine ipotek konuluyor. Merkez Bankaları karşılıksız para ve negatif faiz ile borçlanma yoluyla bankaları, finans devlerini ve özel şirketleri paraya boğuyor. Ortalık devletlerin ve şirketlerin ihraç ettikleri çürük tahvillerden geçilmiyor. Tüm dünya borç içinde yüzüyor.
Merkez Bankaları alım güçleri gün be gün düşen ücretli emekçileri değil finans piyasalarını koruyor. Merkez Bankaları şu salgın günlerinde ulusal sağlık sistemine değil özel bankaların geleceğine yatırım yapıyor.
Hazineler ihraç ettikleri tahvillerle işçilerin karnını değil finans piyasalarının karnını doyuruyor.
Hükümetler ise halkın değil finans piyasalarının çıkarlarını koruyor.
Hükümetler, bankalar ve para ve tahvil piyasaları ve de borsalar işçi ücretlerinin artışı talebine aşırı tepki verirlerken, servet sahiplerinin gereksinimleri söz konusu olduğunda anında karşılık veriyorlar. Türkiye’de son aylarda gerçekleşen ekonomik değişimler bunun kanıtıdır.
Piyasalardaki inanılmaz oransal iniş ve çıkışlar Türkiye ekonomisinin ne kadar spekülatif ve manipülatif olduğunun da bir göstergesidir.
Diğer taraftan, Büyük Buhran’dan bu yana salgının etkisiyle de tarihin en büyük ekonomik krizi ile karşı karşıya olunmasına rağmen ücretlerdeki erimeye nazaran karlar çok çabuk ve çarpıcı biçimde toparlanmaktadır. Bankaların açıkladıkları 2020 bilançoları inanılmaz karlara en güzel örnektir.
Ekonomik kriz diye ücretlilere algılatılan ve dayatılan şey göz bağcılık ve göz boyamacılıktan başka bir şey değildir. Her ekonomik kriz zenginin daha da zenginleşmesine yoksulun daha da yoksullaşmasına hizmet eder. Toplumsal servetin aşağıdan yukarıya transferinden başka bir şey değildir. Ortada ekonomik bir kriz yoktur. Olan biten halkların soyulması ve ülke hazinelerinin hükümetler ve devlet kurumları eliyle talan edilmesidir.
Hükümetler ekonomi güçlü olduğunu söylediklerinde işsizliğin düşük olduğunu kastetmezler. Onlara göre varsa yoksa faiz, enflasyon, döviz kurları ve borsadır. Çünkü tüm bu parametreler soygun düzeninin araçlarıdır. Siz hiçbir hükümetin önceliğinin işsizlikle mücadele olduğunu duydunuz mu? Öncelik daima bankaların ve para piyasalarının karlarındadır.
Mevcut sistem altında insanlar iş beğenmedikleri veya yanlış ailelerde ya da yanlış ülkelerde doğdukları için yoksul değiller. Sistemin savunucusu olan liberallerin ve kapitalistlerin en sevdiği şeydir insanları bu düşüncelere sevk etmek. Oysa kazın ayağı hiç öyle değildir. Özellikle zenginlerden daha yüksek vergiler toplayın ve gelirleri evrensel toplumcu-demokratik programları finanse etmek için kullanın, bakın bakalım o zaman yoksulluk diye bir şey olacak mı?

Peki, tüm bu yoksulluk kimlerin aracılığıyla gerçekleştiriliyor? Merkez Bankaları ve bankalar aracılığıyla… Yani kapitalizmin “ulusal ordulardan daha tehlikeli olan” bankaları tarafından…Geriye ise bir ilahi mühür gibi seçilmişler tarafından yeryüzünün lanetlerinin alınlarına çakılan acınası bir sefalet ve yoksulluk kalıyor.

Mustafa Kumanova
Haber Etiketleri
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x