Gidenlerin Ardından/ Hüseyin Cevahir!

HomeYazarlar

Gidenlerin Ardından/ Hüseyin Cevahir!

 

Hüseyin Cevahir!

Dersim’deyiz. Dersim’de senin şehrindeyiz… Az sonra hareket edeceğiz Şöbek köyüne. Şöbek, senin uzun dinlenmeye çekildiğin köyün. Düzenli düzensiz aralıklarla başta ailen olmak üzere dostların, ardılların 50 yıldır seni ziyarete gelir. Bugün de aramızdan ayrılışının 51. yıldönümü. Kalabalık olacağını sandığımız sevenlerinle sana geleceğiz.

Bugün günlerden sen, yani Hüseyin Cevahir!

Saat : 08  30.

Kız kardeşlerin, güzel yeğenlerin ile beraber sevgili Fidan ablanın evinde, kahvaltıdayız. Sana gelmeyi programlıyoruz. Ortak anma, gruplara ayrı ayrı söz hakkı verilecek, adettendir diye yiyecekler dağıtılacak… Derken kahvaltı sofrasına bomba gibi bir haber düştü. Şöbek köyüne panzer, zırhlı araçlar… gelmiş! Bu 50 yıldır ilk kez yapılan bir uygulama. Şu bahse konu yeni komutan kendini test etmek istiyor herhalde. Tıpkı değişen yeni cezaevi müdürlerinin kendini göstermesi gibi. Şiddet, baskılar ve yasaklar… Bakalım göreceğiz.

Saat: 09 34.

İki araba hareket ediyoruz.

Öndeki arabada; Çağdaş, Filiz, Firuze, Mine… Arka araçta biz; kardeşin Fidan, Erdal ve ben…

Heyecanlıyım. Bu heyecanı hiç yitirmemişim. Bu duygu bana, ’70’li yıllarda katıldığım her eylem öncesi duyduğum heyecanı hatırlattı.

Heyecan, asla kaybedilmemesi gereken güzel bir duygu. Gençlik hissi… Ta ki bu his, bir slogan atılana, bir ateş yakılan, bir silah patlayana kadar sürer. Sonra eylemin sıcaklığında hiçbir şey hissetmezsin. O anı yaşarsın. Zafer arkasından gelir. Sen de bu heyecandan sonra başarı hissini çok yaşadın, bilirsin.

Saat: 10.20.

Dersim’ in çıkışına yönelen bulvarda ilerliyoruz. Sol yanımız, Coşkun akan Munzur suyunun beslediği baraj. Sağ tarafımız, arkamız, önümüz, solumuz dağlarla çevrili. Dağlar, dağlar yüksek dağların üzerine kurulu yüksek kalekollar! Uzay istilasının uzay gemileri gibi duruyorlar uçurumların üzerlerinde. Helikopterler hiç durmuyor. Kıyamet sonrası bilim kurgu filmlerindeki gibi şehrin üzerindeler hep.

Saat 10.45.

Telefonlarımıza bir haber daha düştü. Panzerlerle beraber asker sayısını da artırmışlar. Durum ciddi anlaşılan. Heyecanım bir kat daha artıyor.

Haber, aileni huzursuz ediyor. Kendilerine sebep birilerine zarar gelsin istemiyorlar.

Fidan abla ‘Kimsenin burnu kanamasın’ diyor. Üzüntüsü yüzüne yansıyor.

Üzülme, ablacığım. Gelenler hepsi “anteramanlı”… Burunlarının kanamasına izin vermezler diyorum. Bir yandan da başka araçlarla da İstanbul’dan gelen arkadaşlara gelişmeleri aktarıyorum. Hazırlıklı olun. Her şey olabilir, diyorum.

Bakalım bizleri neler bekliyor.

Saat 11.10.

Araba yaylalarda ilerlerken gözlerim kuşlara, aklım 60’lı yıllara kayıyor:

Şu uçan karga nelere tanık olmuştur? Yakılan ağaçları, öldürülen insanları… görmüş müdür? Çaylardan su gibi akan kanın, yanan ormanların kokusunu almış mıdır? Çağdaş, gerilla saklanmasın diye yakılan meşe ağaçlarının yerine, inadına arsızca biten genç meşeleri gösteriyor. İşte bunlar, bunlar, şu karşı tepede, şu sıra dağlardaki bütün ağaçlar yakıldı, diyor.

Şu karga her şeye şahit! Senin doğduğun günü bile hatırlıyor.

1947 yılında, Dersim’in Mazgirt ilçesine bağlı Yeldeğen köyünde doğdun. Yani bu, üzerlerinden geçtiğimiz topraklarda…

Yüksek öğrenim için Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesine girdin. Emperyalizme karşı yükselen gençlik mücadelesinin içinde önce TİP ardından FKF içerisinde yer aldın. 1969 yılında FKF‘nin Dev-Genç‘e dönüştüğü kongre sonucu Dev-Genç üyesi oldun. Ve ben o sırada 11 yaşındaydım. 11 yaşında Bakırköy’de Taş Mektep talebesiydim. İyi talebe olduğum söylenemezdi. “Yaramaz” bir çocuktum. Öyle yaramazdım ki babam bile benimle baş edemez, beni karakola götürür, eti sizin, kemiği benim, der bırakırdı. Bir kamyon dayak yerdim. Sonra karakollara düşman oldum.

Ya sen, sizler ne yaptınız o sıralarda?

Mücadele içinde Mahir Çayan ile tanıştın. 12 Mart sonrasında THKP-C’nin oluşum sürecinde yer aldın ve örgütün kurucularından oldun. Sonra Doğu Anadolu bölge sorumluluğunu üstlendin. THKP-C’nin 1971 yılında başlattığı öncü eylemlerin içinde yer aldın. İstanbul’da şehir gerilla eylemleri başlatma kararı aldınız. Ben o sıralarda Anadolu’dan göç etmiş 13 yaşlarında bir çocuktum. Arkadaşlar, bana Kıro Memet demeye başladı. O sıralar, Güneydoğu’dan göç edenlere “Kıro” derlerdi. Karakolda yediğim dayakların acısı geçmemişti. Hıncımı ve hırsımı, karakol bahçelerindeki ağaçlara tırmanıp meyve aşırmakla alıyordum. En azından, şimdilik.

Geç kaldık! Tören 12.30 da başlayacak Yol uzun, yol 55 km.

Buranın yerli halkı, Dersim’in en güzel aylarının bu zamanlar olduğunu söylerler. Gerçekten de öyle. Bütün Toprak örtüsü, ağaçlar, bitkiler yeşilin her tonunu paylaşıyor, gözlerimize ziyafet sunuyorlar. Üzerlerini örttükleri kır bitkileri, papatyalar, dağ kekikleri, iğde ağacı çiçekleri… burnumuza kokular dolduruyor. Bu görüntüler, bu kokular ve içimizdeki heyecanlar nasıl bir coğrafyada olduğumuzu hatırlatıyor.

Yollar, kıvrılıyor, düzeliyor yeşillikleri yararak ilerliyoruz.

Kafam hala geçmişte seni arıyor. 17 Mayıs 1971’de ben hala 13 yaşındaydım. Ama sizler, İsrail başkonsolosu Efraim Elrom’u oturduğu apartmandan kaçırarak THKP-C’nin 1 No’lu bildirisini yayımladınız. Çok değil birkaç yıl sonra o bildiriyi ve Kesintisiz Devrim Teorilerini okuyacak ve bir grup arkadaşla sizleri takip edecektik. 71 yılı çok şeylere gebeydi. Faşizmin ayak sesleri duyuluyor, hava, sular ısınıyordu. Nihat Erim hükümetinin, İstanbul’da başlattığı sokağa çıkma yasağı ve arama operasyonu sırasında, 29 Mayıs 1971‘de Mahir Çayan‘la birlikte İstanbul-Maltepe‘de kuşatıldınız. Bu senin için sonun başlangıcıydı.

Saat 11.45.

Sakin, reyhan kokulu yollarda araç trafiği artıyordu. 34, 44, 23, 06, 62… plakalı araçlar önümüzde, arkamızdalar. Yalnız olmadığımızı anlıyoruz. Hepimizin hedefi, sana ulaşmak.

Yol son kez kıvrıldı, düzeldiği yerde zırhlı araçlarla askerler belirdi. Yolu kesmişler, kontrol noktaları oluşturmuşlardı. Bunun 50 yıldan sonra ilk uygulama olmasının bir amacı olmalıydı? Anmayı engellemek, slogan attırmamak, topluluğu dağıtmak, gözaltına almak…

Sizler de kuşatılmıştınız İstanbul Maltepe’de. Bu kuşatma 51 saat sürmüştü. Nöbetleşe nöbet tuttunuz. Mahir, hep perdenin kenarında nöbet tutuyordu. Sonra bir nöbet sen Mahir’in yerinde nöbet tutmaya başladın. Bu böyle 1 Haziran sabahına kadar sürdü. 1 Haziran sabahı sen bir hareket yaptın. Yine Mahir’in yerinde nöbetteyken perdeyi kıpırdattın. O sırada keskin nişancı, Deniz Binbaşı Cihangir Erdeniz kıpırdayan perdeye peş peşe ateş etti ve sen vuruldun. Binanın arka tarafından, merdivenlerden polisler içeri girdi. Sen yaralı, henüz ölmemiştin. Düştüğün yerden ateşi sürdürüyordun. Bunun üzerine kurşun yağmuruna tuttular seni. Evin rehin alınan kızı Sibel Erkan’ a zarar gelmesin diye gözünüz gibi koruyordunuz. Olası bir çatışma (öncesi) Mahir ile eşyalardan yaptığınız siperin arkasına saklamıştınız Sibel’i. Bunun içindir ki çatışmadan yara almadan kurtuldu. Polisler yerde yatan yaralı vücuduna ateş etmeye devam ediyorlardı. 23 kurşunla delik deşik edilmiştin. Seni, Süreyyapaşa Sanatoryumuna götürdüler. Mahir Çayan ağır yaralı olarak yakalandı. 9, 10 gün tecrit edildikten sonra Maltepe Askeri Hapishanesi’ne konuldu. Kendine gelip ilk açıklamasında bak ne diyor:

“Biz İçerideyken İlkay Demir’den benim tipimi sormuşlar. O da tam aksine olarak esmer, hafif saçları dökülmüş tarzında kasten yanlış bilgiyi polislere vermiş. Bu tarifler maalesef Hüseyin’in tarifine uyuyor ve bu yüzden Hüseyin’i ben zannıyla benim her zaman nöbet tuttuğum yerde öldürmüşlerdir. Hüseyin’den 25 kurşun çıkmış. Bu bir cinayettir! Mahir, senin kaybına çok üzülmüş ve çok acı çekiyordu. Senin için sana dair bir şiir kaleme aldı.”

Adalılar şiirini.

Sonra senin kaybından büyük üzüntü duyan arkadaşın Zekai Özger, dillerde pelesenk olan o muhteşem şiirini senin için yazdı: Alnını dağ ateşi ile ısıtan dostum…

Saat, 12.15

Şöbek köyü giriş çıkışı askerlerce tutulmuş, ehliyet, ruhsat soruluyor, kimlik kontrol ediliyor. Sorunsuz geçiyoruz. Şimdi herkes senin yanında, senin huzurunda… Her yanın çiçek, her tarafın sevenlerinle dolu.

Sav sözler gökleri deliyor. Okunan bildiriler, ortak açıklamalar, sana olan sevginin güzel bir ifadesi oluyor. Yarım yüzyıldır devam eden hikayeni geleceğe taşımaya and içiyoruz.

Seni kaybedişimizin ardından yıllar, yıllar geçiyor. Seni vurmakla övünen ve bunu böbürlenerek her yerde anlatan Keskin nişancı bin başı Cihangir Erdeniz, o yıllar çok popülerdi ve basını çok seviyordu. Sık sık “Anarşistler”i nasıl vurduğundan bahsedip basına açıklamalar yapıyor, gazetelere poz veriyordu.

“Çok tehdit alıyorum. Sorun değil. Beni öldürmeye gelen anarşistler, on saniye tereddüt etsinler. Hepsini keklik gibi avlarım.” diyordu. Ama düşünemiyordu. 13 yaşlarındaki çocuklar, 20 yaşlarında; önderleri Mahir, Hüseyin, Ulaş’ı takip eden aktif, kararlı birer şehir gerillası olmuşlardı. Binbaşı Cihangir Erdeniz, işte bu “anarşistler”le yüz yüze geldiğinde korkan gözlerle on saniyelik süresini arıyordu. O an arkasında ordu, devlet, silahlı güçler yoktu. Şimdi o kuşatılmıştı ve karşısında “anarşistler” vardı. İşte o beklediği, belki de hiç beklemediği “anarşistler”… Evet, şimdi karşılarındaydı. “Anarşistler” töleranslı, adeta dalga geçercesine ona on saniye değil, altmış saniye süre verdiler.  Ve altmış saniye boyunca ona suçlarını okudular. O, düştüğü bu pusudan nasıl kurtulurum, diye hızlıca hareket etmeye çalışırken “anarşistler”in sözü bitmemişti.

“Önderimiz Hüseyin Cevahir’ i öldürmekten, liderimiz Mahir Çayan ‘ı ağır yaralamaktan dolayı seni, halk adına ölüme mahkum ediyoruz” Basından.

Gazeteleri arayıp basın açıklaması yapan “anarşistler” kendilerinin anarşist olmadığını, Marksist olduklarını söyleyip, Eylemi, Marksist Leninist Silahlı Propaganda Birliği (MLSPB) adına  üstlendiler.

Basından.

10 06 2022

Memet Sönmez

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments