Mazlum Çetinkaya

Kırılmış bir fotoğrafın kenarında oturan Nazo’ya ve Ayşe’ye…
Öncesinden sevmek gerekmez mi?
Aslında gereklilik değildir sevgi, biliyorum! Masaya oturdum, günlerden pazartesi, pazarın düşmanı pazar ertesi…
Sevmek mi inanmak mı diye iddiaya giriyoruz. Aynanın iddiasına, ikiyüzlülüğün, ekonominin, ülkenin iddiasına giriyoruz, ben hep kaybeden oluyorum, sen kazanan. Oyun bu işte, önce inanan sonra da sevenlerin oyunu!
Kaybediyoruz, düşmeden önce. İşte bu kötü, önce kaybedip sonra düşmek… Kaybetmeyi görüyorsun ya da birileri görmeni istiyor!
Sevmek ile silmek arasındaki yakın mesafenin açısı canını yakar insanın. İnan ya da inanma bu böyle, çünkü bütün sevmeler inanmakla başlar, sonu kaybediş olsa da.
Önce sevdim sonra inandım, bile bile kendi failim oldum.
Öğrendim artık ben de, sizin bildiklerinizi ama benim hep bilmek için çabaladığım şeyi de; sevmemeyi, bakmamayı, görmemeyi…
Ben de öğrendim artık sizin gibi olmayı, çağrıldığım her yere “çağrılan Yakup” olmamayı, özür dilememeyi, kendi sözümün esiri olmayı, kendi söylediğime sadece kendim inanmayı.
Artık ben de sizler gibi olmayı istiyorum, size dönen bir kabile olmak, ve kendime ait olmayı istiyorum, başkasına ait olmaktan çok yoruldum, çok pişmanım…
Beklersin, beklersin bir sabır taşı gibi, gelirsin ve gelirsin yalnızlığım artar. Gelince çoğalırmış insan diye inanırdım, nasıl inanayım artık kendime, sen söyle…
Önce sevmek sonra inanmanın bedduası gibi;
“Firdevs’in ala da irem bağında / Sana benzemeyen / Gül olmaz olsun gül olmaz olsun
Yılda iki bayram gözüme görün / Hasretine dayanamam ölürüm…”
der, Arguvanlı Kul Duran’ın bu türkülenmiş sözleri…
Geç gelmek yetmiyormuş gibi, bir de yaralayıcı geliyorsun, alışkınım yaralanmaya ama ağır yaralı halleri de bilirim.
İki şahidim vardır sevmenin ve yaralanmanın; birincisi, Afyonda kalbini bir taşa sıkıştırmış gibi yaşıyor, kim bilir belki de taş sıkışmıştır kalbine onun, ikincisi de kalbini Erzurum’da soğuk bir duvara kandil yapmış da dünyayı ısıtıyor sanki.
Oysa dünyayı da biliyoruz hepimiz!
Dedim ya bu bir mektup!
Vurulduğu duvara seslenen bir mektup, politik perdesi yırtılmış olan arsız bir mektup…
Gelmeden önce sevmek gerekmez miydi?
Ağır yaralı olmak öldürür insanı, dünyanın iç acılarını topladığını sanan ama senin iç acılarını da görmeyen birine rastlarsın, sonra kendi dış acılarının toplamı yaparlar senin iç acılarını.
Doktorumu dinledim bu sabah, öğütlerine uymaya çalışacağım, iyi de geldi aslında.
İnsan önce sevip sonra inanmalı, işte senin sevmenin ilk girişi hatalı, dedi doktor.
Tanrılar ve sanrılar arasında gidip geldim, sanrılara kandım dedim birine…
Bir kuşa inanıp gökyüzüne baktığım olmuştur elbet, önce kuşu sevdiğim doğrudur.
Saatlerce sokakta yürüdüğüm olmuştur bir köpeğe seslendiğim ve peşinde koştuğumda inkâr edilmez, sevdiğim içindir.
Önce sevdim ben, sonra inandım, yanıldım!
Yaşamadınsa bilemezsin sen, bir çocuğun sol elinin içine sağ avucunu sıkıştırıp gözleri dolu dolu göndermesini seni, bilemezsin.
Ve tekli bir otobüs koltuğuna oturup sana para ile sattıkları bir yolculuğun camına başını dayayıp gözlerinden akanla dünyaya vuran bir gözyaşının buluşmasını bilemezsin, yol alırken.
Kollarını aç oğul, kollarını aç, sevginin çıkmazıdır bütün bunlar, dedim.
İşte öyle sevdim, sonra inandım ortasından kırılmış eski bir fotoğrafı, bir garda o gece bir bozkırın son sesinde.











