Tamer Arda | “En tehlikeli kent gerillası”

HomeWelt

Tamer Arda | “En tehlikeli kent gerillası”

Tamer Arda “Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan ‘dan sonra son on yılın en tehlikeli kent gerillası…”

“Alnını
dağ ateşiyle ısıtan
yüzünü
kanla yıkayan dostum
senin
uyurken dudağında gülümseyen bordo gül
benim kalbimi harmanlayan isyan olsun… ”

Tamer’im,

Sana Tamer’im derken yüreğimden Atilla kopuyor. Kadir Tandoğan’ın uzun boyunu, sarı saçlarını, mavi gözlerini görüyorum. Doğan Özzümrüt’ün taş bebek yüzü, Ahmet Saner’in içten gülümsemesi; unutulmayı hak etmeyen Sadık Süleyman’ın bizler için önemi geliyor aklıma. Sana Tamer’im derken gözümde Zeki Yumurtacı’nın ateşli yüreği, Fehmi Gökçek’in son hali geliyor gözlerime… Ercan Yurbilir’in yaşam dolu zeytin gözleri geliyor aklıma… Daha neler gelmiyor ki aklıma. Zannediyorlar ben yalnızca seni seviyorum, ben senin içinde öteki gidenlerimizi görüyorum, özlüyorum.

“Ne varsa her şey hatırımda
Sanki daha dünmüş gibi
Senden gelen, senin olan
Ne varsa her şey hatırımda… “

Evet, Tamer, sana dair ne varsa her şey hatırımda. Hiç unutmuyorum ki. Hatırladın mı bu şarkıyı? Selda söylerdi, hala da söyler. Nasıl duygulanırdık. O kısa hayatımızda sanki çok şey yaşamış gibi. Her şeyi hatırlayan, unutmayan eş ruhlardık.
Hala devam eder o şarkı…

“Bir daha dönülse
Şu yalancı dünyaya
Bir ömür verirdim belki de
Seninle bir günlük mutluluğa…”

Şarkılar bizleri motive ederdi. Eylemlerde romantik duygular yaşatırdı, coşardık. Ölmeyecekmiş gibi çatışırdık. Ölümden korkmazdık ki çünkü ölenler, güneşe yükseldiler ve eylemlerimizde yaşıyorlardı. Öyle değil mi? Biz yaşatmıyor muyduk? Dilimizde isimleri, yüreklerimizde sevgileri vardı. Düşüncelerini içselleştirmiştik. Biz de öldüğümüzde böyle yaşayacaktık. Bu duygu, bu düşünce içimizde bitmez bir coşku oluştururdu. Eylemlerimizdeki başarının sırrıydı bu.

Duygulu, coşkulu, romantik aşk şarkıları dinlerdik. Henüz on üç, on dört yaşlarında sevgililerimiz vardı. Onlara koşarken İngilizce bilmeden İngilizcesini ezberlerdik şarkıların. Christian Adams vardı, en güzel aşk şarkısı “Si tu savais combien je t’aime.” Sonra, Frank Sinatra söylerdi “Strangers in the night.” 60’lı yılların Avrupayı sarsan, hit şarkısıydı. Bir süre sonra ülkemizde de Ajda Pekkan aranje edecek ve şarkının adı akıllarımıza “İki yabancı” olarak kalacaktı.

“Gece karanlık eller birleşmiş
Gece karanlık kalpler sözleşmiş
İki yabancı tanışmışlar böyle
Yıldızlar şahit olmuş bu aşka…”

Hatırlar mısın? Bir gün ilkokul 5.sınıfta müzik dersinde İngilizce söylemiştim bu şarkıyı. Elbette İngilizce bilmiyordum, ezberlemiştim sadece. Herkes gülmüştü, nasıl bir medeni cesaretti benimkisi. Oysa lakabım kıroydu o günlerde de. Birkaç yıl sonra politize olacak, al yanaklı, kırmızı dudaklı sevgililerimizi proletaryanın haberi olmadan onlar adına reddedecek, devrim şarkıları söyleyecektik.

“… Şimdi dingin gövdende
uğultuyla büyüyen sessizlik
birgün benim elimde
patlamaya sabırsız mavzer olsun

başını omzuma yasla
göğsümde taşıyayım seni
gövdem gövdene can olsun…”

Sevgili Tamer, evet ne anlatacaktım? Hah! hatırladım. Akıp giden bunca yıla rağmen geçmişimiz ile yüzleşmedik, oturup bir değerlendirme yapmadık. Geleceğimizi aydınlatacak olan geçmiş üzerine tezler hazırlamadık. Biz yaşadık, başkaları yazdı. Biz direndik, başkaları film çevirdi, başkaları oynadı. Bizi anlatan biz olamadık. Yüzleşmemiz gerek Tamer. Geç de olsa yüzleşmeliyiz kendimiz ile. Eğrisi ile doğrusu ile. Bunu yapmadan bir adım öteye geçemeyiz.
Yüzleşmek; yaşayan, yaşamayan insanlar ile hayvanlar, bitkiler ile yüzleşmek gerek.
Farkında olmadan ezdiğimiz karıncadan, kestiğimiz ağaca kadar özür dilememiz gerek. İncittiğimiz insanlara dönüp gözlerinin içine bakarak özür dilememiz gerek. Bunları yapmadan dostluk yemeklerinden ağız tadını alamayız. Hep bir yapmacıklık hep bir eklektizm yaşarız. Herkes şapkasını önüne koyup başını yanındaki insanlara çevirmeli. Uzun uzun bakmalı. Aynı masadaki ‘arkadaşlar’ıyla arkadaş olmalı, geçmişteki kırgınlıklarını o masaya koyup karşılıklı özeleştireler yapmadan o yemeklerin tadı, o pazar kahvaltıların tuzu olmaz. Olursa “kendin pişir, kendin ye” olur.

Yüzleşmemiz gerek Tamer. Soluduğumuz hava ile içtiğimiz su ile yüzleşmemiz gerek.
“O zamanlar bizler çocuktuk, hatalar yaptık” deyip çocukluk hastalıklarına sığınmadan, yüzleşmemiz gerek. Zarar verdiğimiz insanlardan, borç aldığımız ve ödemediğimiz insanlardan özür dilememiz gerek. Ne diyor Mao Zedong? “Halka zarar verme, halktan ödünç aldığın bir toplu iğneyi bile geri vermeyi unutma.” Doğru şeyler yaparken hatalar yapmak doğal olabilir ama doğru sayılmaz. Doğru geri dönüp düzeltmek koşuluyla tamamlanır.

Ağır darbeler yedik Tamer. Senden önce de, senden sonra da bu devam etti. Sadece bizler mi? Hayır! Türkiye solu, bütün örgütleri, hatta bütün halkları… Yediden yetmişe bütün insanları, çocukları, anne ve babaları ve hatta torunları etkilendi bu süreçten. Hayvanlar, bitkiler, ağaçlar ve hatta karıncalar bile darbe yedi, zarar gördü. Yüz binlerce insanı sarıp sarmalayan veba mikrobu gibi hasta etti, öldürdü, sakat bıraktı. Sultanahmet cezaevinde, avludaki o güzelim çınar ağacını kestiler Tamer. Dallarının ıslık sesi sustu, yaprakları yok oldu. Karıncalar ne olduğunu anlayamadılar. Kuşlar göç etti. Toprak kurudu, beton ısındı.
Kitaplar yakıldı avluda, alevler yükseldi, gece aydınlandı. Sözcükler havaya savruldu; şiirler, öyküler, romanlar havaya savruldu… İşte böyle bir günün arifesinde sen, hala yaşıyor ve illegaldin. Biz, bak ne yapıyorduk.

1980 yılıydı. Mevsimlerden yaz, aylardan Haziran’dı. Güzel, sarı sıcak bir öğle vaktiydi. Sultanahmet cezaeviydi. 1980 yılının kara Eylül’üne bir kaç ay vardı. Ve nehir hızla karşı devrime akıyordu, farkında değildik. Bir örgüt, bir lider çıkıp nehrin ucundaki uçurumu görüp strateji geliştirmemişti. Karşı devrim hazırlıklarını tamamlamış, ne zaman hareket edeceklerini belirlemişlerdi. Hiçbir şeyden habersiz bizler avluda içinde Nazım Hikmet’ in “Memleketimden İnsan Manzaraları” şiirlerini yazdığı o avluda volta atıp, firari düşler kuruyorduk. Vedat Türkali’nin:
“Güvercin sesi çocuk sesi tren sesi
Parmaklıklara yakışmayan ne varsa
Duvarlarında… “ dediği cezaevinin avlusunda…
Çınar ağacının gölgesinde şiirlerin yazıldığı, kitapların okunduğu, gelmiş geçmiş en delikanlıların voltaladığı, Tatar Ramazan’ın çakalların façasını bozduğu o avluda…

Yüksek pencerelerinde deniz, denizin üzerinde martılar görünüyordu. Alçak basamaklı, geniş mermer merdivenlerin altında bir kapı vardı. Bilinmezliğe acılan bir kapı. Kapı asma kilitli. Her tür kapıyı açacak donanıma sahipti Biber. En belirgin özelliği merak olan Sadık’ı da alarak keşfe çıktı bir gün. Sessiz sedasız patlatılmıştı kapı. Kısa bir zaman sonra bir öneri ile geldiler. Avluda volta toplantısında, tünel çalışmasının en uygun yerinin zemin kat olacağını söylediler.

Sen o zaman sağ ve illegaldin.
Sokak sokak, mahalle mahalle, o randevu senin bu randevu benim dolaşıyordun yüreğin pır pır. Ziyaretlerde haberlerin geliyordu, özlediğini söylüyordun. Biz de seni özlemiştik. Kolay değildi. Çocukluğumuzdan beri ilk defa bu kadar uzun ayrı kalmıştık. İlişkilerimiz elbette politik, örgütseldi. Ama bunları birbirine bağlayan feodal iplerin varlığını da küçümsememek gerekir.

Keşif ekibinin yanına kazı, erkete ve kamuflaj ekibi oluşturduk. Tıpkı eski günlerde eylem kadrosu oluşturduğumuz gibi. Sen, ben, Biber, Ali, İsmail, Yusuf, Sadık, Hasan… Ama inan, politik hayatımızın çocukluk sayılabilecek dönemlerinden beri hep ilişkilerin en altında olduğumuzu sanırdık. Üstümüzde kocaman, devrimci bıyıkları olan “büyük” abilerimiz var diye düşünür, böbürlenirdik. Vurduğu yerden ses çıkartan güçlü birlikteliğimiz vardı! Bizleri, “apartman devrimcileri”, “romantik gerillalar” diye eleştirirlerdi. En çok da ideolojik olarak bizlere yakın olanlar eleştirirdi. Çatışırdık onlarla. Bazen şiddetli kavgalara, bazen silah çekmelere kadar varırdı bu çelişkiler. Yanlıştı elbet ama öğrenmenin de yolu buydu. Böyle büyüdük. Büyük, pala bıyıklı devrimci abilerimiz vardı, onlar bilirdi. Ta ki, 29 Ocak 1980 tarihine kadar. O “büyük darbe” adını alacak gün. O gün, o gece bunun böyle olmadığını gördük demir parmaklıklar ardından. Meğer “biz, sen, ben, bizim oğlan”mışız. Altımızda üçer beşer ilişki, üstümüzde birkaç kişi. Gene de üzülmedik, hayal kırıklığı yaşamadık. Tupamarolar, Sandinolar, Carlos Marighellaler, Che Guevaralar da çok değillerdi.

Kazıcı ekibin başı Biber’di. İsmail, ben, Salim ekip üyeleriydik. Ahmet, Kadir tünel başı nöbet ekibindeydiler.
Tünel giriş zamanlarında Hasan, havalandırmada karate çalıştıracak, her vuruşlu hareketin ardından “kiiiiaaayayeeee” diye bağıracak. Nöbet kulübelerindeki askerler sesin geldiği yere bakarken, kazıcı ekip tünel bölümüne girecekti. Tam da böyle oluyordu.
Sen o zaman yaşıyor ve illegaldin.
Sana haber uçurmuştuk. Çok heyecanlandığını, ne gerekiyorsa yapacağını biliyorduk. Biz de çok heyecanlıydık.

Hapishanelerinde ilk ayları çok zor geçer. Farkına varmadığın bütün güzellikleri tutmak yakalamak istersin. Hiç sevmediğin havaları, sokakları özlersin. Gelişi güzel dolaşmayı özlersin. Güneşi özlersin örneğin… Güneş açtığında gölgeye kaçmazsın. Yağmuru özlersin, yağsın istersin, sırılsıklam dolaşsam dersin sokaklarda. Çiçeği, böceği, toprağı özlersin. Ama en çok da arkadaşlarını ve aileni, o devrim için reddettiğin sevgilini özlersin.

Tünel planı, cezaevinin kanalizasyonundan ilerleyip, sokak rögarına geçmekti. Belediyenin ana rögar kapağı doksan santim çapındaydı ve hapishane ise yüksekteydi. Salacaktık kendimizi rögarın içinden yokuş aşağı. Cankurtaran’a kadar kayacak, Erol Taş’ın kahvesini solumuza alıp istasyonun altından geçip, doğru Marmara denizine çıkacaktık. Sen alacaktın bizleri. Artık nereye götürecektin bizleri, bilinmezdi.
Çünkü sen hala yaşıyor ve illegaldin.
Neredeydin o zaman?
Ben, kanalizasyonda dışkıların üzerindeki domates kabuklarını görüp hayal gücümü reddederken, Biber fareleri kovalıyordu. Peki ya sen ne yapıyordun? Ahmet, Kadir, “sesiz olun, gardiyanlar” derken sen ne yapıyordun? Ayakta mıydın, yürüyor muydun? Yoksa günlük koşuşturmanın yorgunluğuyla yatağa uzanmış bizleri mi düşünüyordun? Hayaller kurardın sık sık. Sonra birden bire ayağa kalkıp o davudi sesinle şarkı söylerdin. Ajite ederdin kendini. Yine öyle mi yapıyordun? Bizleri karşılayacağın o günlerde, kendimizi çok güçlü hissediyorduk; kaçacak ve “Evet, nerede kalmıştık?” diyecektik. Bu güç hissi, gerçeği gizleyen sis perdeleriydi. Bu perdelerin aralanmasına çok az kalmıştı. Devrime aktığını sandığımız nehir karşı devrim uçurumun akıyormuş oysa. Çok değil bir kaç ay sonra bu sis aralanacak, gerçeği görecektik. Bu çok acı bir gerçekti. Saatte üç yüz kilometre hızla giden bir trenin duvara çarpması anlamına geliyordu. İçinde bütün halkın ve öncülerinin de bulunduğu bir trenin…
O zaman sen yaşıyor olmayacaktın örneğin. Art arda yenen darbeleri içeriden bir başka perspektiften görüyorduk. Teorik olarak izah edemiyorduk ama bir şeyler gerçekten kötü gidiyordu, hissediyorduk. Sağduyumuzla sana martılarla haber uçurduk.

“Geri çekilin!”
“Yükseklere, daha yükseklere uçun!”
“Yeryüzü derin depremlere gebe.”

Dinlemedin.

“Bu ricart’tır”dedin, geri çekilmedin. Sana sözümüzü geçirememiştik. Dışarıda nehrin nereye aktığını göremiyordun. Biz de görememiştik… Çünkü rüzgar esiyordu ve nehrin üzerindeki dalgalar bizleri yanıltıyordu. Sende dalgalara o bakıyordun. Oysa nehir, yüzeydeki dalgaların tersine uçuruma, yerçekimine akıyordu. Rüzgarları iyi okumak, dalgaları iyi bilmek gerek. Bu felaket habercisiydi.

“… başını omzuma yasla
göğsümde taşıyayım seni
gövdem gövdene can olsun.”

Ah be Tamer’im, ah! Okumak, koklamak gerek bazen hayatı… Hayatı okumak bazen bin kitaba eş bilgiler taşır. Savaşın en olunmaz yerinde hissetmek ve “Bir dakika, ters giden bir şey var. Şu eşyanın olağan görüntüsü, olağan gidişi… Bir şeyler ters gidiyor” demek lazım. Senin yerinde olsaydım ben de senin gibi yapardım herhalde, bilemiyorum. Yine de:
“Bir daha dönülse
Şu yalancı dünyaya
Bir ömür verirdim belki de
Seninle bir günlük mutluluğa.”

Mevsim yazdı sen içimizde yaşıyor ve hala illegaldin.
Haber uçurmuştuk martılarla. Hemen Cankurtaran sahili rögarından giriş yapmıştın. Yukarı tırmanmakta güçlük çekiyordun. Biz içeriden kazıyor, sen dışarıdan bize geliyordun, bize… Beş metre kalmıştı aramızda. Beş metre ötemize gelip gidiyordun. Altımızda lağım suları, üzerlerinde Victor Hugo’nun ‘Sefilleri’ndeki fareler. Ve ağızdan mideye inip, uzun bağırsak turundan sonra lağım çukuruna düşen dışkılar… Hadi biz neyse. İçimizde esareti yıkmak isteyen düşünce, yüreğimizde özgürlüğü yakalama kararlılığı vardı, katlanılabilinirdi bu zorluklara.
Ya sen? Güçlü özveri ve yoldaşlık duyguları mı?

Ötemizdeydin, beş metre ötemizde. Oradaki o beş metre ötedeki varlığın bize güvence veriyordu. Yoldaşlık sıcaklığı hissettiriyordu. Varlığın bizim için büyük bir şanstı.

Ve aradan yıllar, yıllar geçti…
Bak bugün ne oldu? Bugün canım, yolum Sultanahmet Cezaevine düştü (Cezaevi dediğime bakma sen. Şu an orası beş yıldızlı otel). Ve ayaklarım beni otelin o aydınlık, şaşalı giriş kapısına değil de arka bloğa, tünel kazdığımız yere götürdü. Yer altında kazdığımız tünelin üzerindeydim. Üç metre ilerlemiştik. Adımlarımla üç metre ilerledim. Bu kez yeryüzündeydim. Yer altında çıldırasıya merak ettiğimiz o ana doksanlık rögarı gördüm. Büyük bir heyecan doldu içime. Adımlarımla ölçtüm. Evet, tam beş metre varmış özgürlüğe. Beş metre sonra özgür olacakmışız.
Gerçekten özgür olacak mıydık? “Evet, beyler nerede kalmıştık?” diyecek miydik?
Evet, kesinlikle diyecektik. Ama işte aması var. Tarih daha bir kanla yazılacaktı. Ve bizler olmayacaktık, hiç birimiz. Bir çatışma, bir eylem anı… Veya gece yarısı şafak sökerken bir baskın…

Dışarıda bu duyguyu yaşamak inan içerideki kadar heyecanlı değilmiş. İşte tam da bunu kastetmiştim sevgili Tamer. Büyük bir özveri ile lağım sularını mesken bilmiş farelerle beraber son beş metreye ilerlemen, mücadelenin nasıl zorluk ve cefakarlık ile dolu oluşuna yeni bir örnek olmuştu.

Sağ ol benim sevgili dostum.

Seni ve varlığını hissettiğim tüm romantik devrimci arkadaşlarımı her yerde yaşatacağım.
Yine geleceğim, yine yazacağım.

Memet Sönmez

 

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments