Kardeşim’e, H. İşli’ye, Baba’ya ve Alataş’a…
Tutuşuyor yanık bir mektup gibi şimdi bütün memleket, hüznün ve yalnızlığın kokusu ve korkusu sarmış her yeri.
Buraya geceleri inen bir sessizlik var; beklersin, beklersin kimse gelmez annemin bizim için sakladığı o arka odaya.
Eski bir kitaba rastladım yıllar sonra, yastıkların nakşına baktım, gözlerimi kaçırdığım, yalan söylediğim o merdivene yeniden baktım; hatırladım ki yine bizim evdeyiz, bizim olmadığımız o evde…
Oğlumla geldim, senin adını verdiğimiz oğlumla, gözleri gülmekle ağlamak arası bir yerde…
İki oğlum var, birini hatırlarsın diğeri senden sonra doğdu; ikisi de ikimizden uzun, ömürleri de boyları gibi olsun.
Geçen gün biri adresimi sordu, bir çakmak taşıdır dedim adresim, mektuplar böyle ulaşır mı o kente dedi.
Güldüm; yaşıyorsa o eski postacılar, ulaşır dedim!
Kimler mi kaldı; kalanları değil buradan gidenleri yazayım.
Gençliğimizde mektuplar yazdığımız ve söylenmeyecek kadar kısa olan o hapishane hayatımda koğuşuna gittiğim yoldaşım İşli vardı, kaç defa anlatmıştım sana, nasıl bir sevinçti o, Malatya cezaevinden, eski mücadele birliğinden… hatırladın mı? Bir oğlu varmış şimdi ismi Dersim, ne güzel bir isimdir bu, senin anlattığın o güzel sabahların ismi gibi, toprağın ve bir menekşe kokusunun ismi gibi… Ellerinde ve yüreğindeki emekle uzak bir ülkede özgürlük ve özlemi soyadları gibi “işli”yorlar Naze ile…
Kimse eskisi gibi buralara gelmiyor artık.
Kimse gelmiyor derken gelemiyorlar yani; Baba mı? Mustafa amcayı (Akdeniz’i) görünce saklanan, şu illegal Baba mı? Samet yani, o da şimdi Lenin’in devrimi örgütlediği yerde, yine o eski pardösüsü ile devrimi örgütlüyordur kesin.
Haaa Alataş mı? Gülüyorum içimden, eski bir hüzünle o eski anılara Alataş da devrimin pardösüsünü dikiyordur, Samet’in yani Baba’nın üzerinden.
Biliyorsun terziler de gitti sevgili kardeşim, eski terziler yok; mezuraları bir anı gibi, göğüs hizamızda duruyor…
Eskiden naftalin kokan bu odada, Kilis kaçakçılarından alınan o duvar halısı çok yorulmuş gibi duruyor, şu nakışlı yastıklar gibi.
Evrim vardı ya, işte o da gitti!
Giden gidene; kimi uzaklara, kimi de dönülmez başka yollara gitti, senin gibi…
Gecenin ağzından yırtıp alıyorum kendimi.
Bu arada Elçi vardı ya, Sincan’a bir sırt çantasıyla seni ziyarete gelen gazeteci dostum, Dersim’li, işte o hala görüş günlerine gider, Delal’e mektupları yazar. O’nu gördüm, elinde aşktan sızlamış bir testereyle, umudunu biliyor durmadan Elazığ’ın arka mahallelerinde…
Güzel kardeşim, ne kadar çekmiş olursak olalım bu hayattan ama yarın uyanınca biz ya da bizden sonrakilerin utanacak hiçbir şeyleri yok, alnımız nasıl da ak, kötülerden uzak.
Kalbimizi kaç kere türkülere bölmüştük bu odada…
Yoldaşlarımızla kaç kere yemek yemiştik buradaki yer sofrasında, sonra annem, yardım yataklıktan ceza alabilirdi, almadı, sanırım ceza almaması o zengin “Türkçe”sinden kaynaklıydı!
Burada şimdi en zor olanı şu: sevinçler ortak ama acılar kendimize dair…
Senin kendini yaktığın o çakmağa bakıyorum, Sincan’da düşürdüğüm bir biletin hatırası sanıp her şeyi, tutuştuğun o günü hatırlıyorum.
Bak yine yastıkların nakşını kontrol ediyor annemiz bu gece de süt verdi bana başka bir anneden alıp…
Kendinin olmayan bir kapıda kendini bekleyen annemiz.
Mazlum Çetinkaya











