Sanatı yaygınlaştıralım…
- Antakya Uluslararası Film Festivali, 13 Ekim’de başladı, 19 Ekim’e kadar sürüyor. Büyük deprem felaketinin ardından taş üstünde taş kalmayan Antakya, sessizliğe bürünmüş. Yüzler gülmüyor, herkes kaygılı, umutlar tükenmiş.
Hepimizin Kurtuluş Caddesi adıyla bildiği tarihin ilk şehir aydınlatmasının yapıldığı kadim sokakta kimse hareketlilik göremiyor artık. Zaten binalar da yeni eski hepsi neredeyse, yıkılmış. Cadde toprak yol olmuş. Hüzün hakim her tarafa.
Köprübaşı sanki farkında yaşananların, Asi sakin akıyor, insanlar başları önlerinde, gözlerinde hüzün hızla geçip gidiyor yıkık tarihi Meclis binasının önünden.
İlk(sel) insanın mağara duvarlarına çizdiklerinden bu yana yapılan her şey bugün bize geçmişi, insanlık tarihini, medeniyetlerin gelişimini, kültürlerin önemini anlatıyor. Yerleşim merkezlerinin bu anlatıma katkısı çok büyük, ama deprem gibi felaketler bu anlatımı kesintiye uğratıyor.
Yeşili çoğaltmak gerek…
Neredeyse hiç bina kalmamış tarihi şehrin içinde; kalabilen, duvarları patlak, camları kırık, balkonları yıkılmış olanların ise üzerine “mahkemede, yıkılmayacak” yazılmış. Gönül istiyor ki, evlerin yıkıldığı alanlar yeşil alan olarak kalsın; şehir, (tarihi binalar restore edilsin ve kalsın ama) altyapısı kusursuz tamamlanmış, parsellenmiş, müstakil binalar olarak tasarlanmış bir başka tarafa taşınsın. Antakya yeşillikler içinde yeşile hasret bir şehir olmaktan çıksın. Ama rant ve rantiyeci izin vermez asla. İşin içine rüşvet girer, hatır gönül girer… birer birer delinir kararlar.
Moloz taşıyan kamyonlar kozu dumana katarak geçiyor o daracık sokaklardan; asbest soluyor insanlar. Demek ki, benim önerim kulaklarına bile gitmeyecek yetkililerin (aslında tek merci var, çoğul kullanmak alışkanlık). O kamyonları görünce, laf aramızda, Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen geldi gözlerimin önüne… Anımsıyorsunuzdur, Validebağ Korusuna moloz dökmüştü, betona boğmak için. Antakya’dan, gözü yese bütün molozları toplayıp şehrin ortasında ancak kalabilmiş Validebağ’ı boğar. Seçim öncesi “iyi bir şey yaptım” diye de şişinir artık.
Söz sırası sanatta!
Antakya’da yapılan film festivaline (11. Antakya Uluslararası Film Festivali) katıldım, hem deprem sonrası insanların durumunu görmek/anlamak hem de sanatın iyileştirici gücünü ulaştırmak için. Sanat bütün güzelliklerin ilk adımı (daha önce yazmıştım, https://sonhaber.ch/sanat-tum-dertleri-siler/), taşıyıcı gücüdür.
Muhakkak ki, birçok eksiklik, birçok aksaklık yaşandı. Öyle ki, hava bile karşı taraftaydı, uçaklar inip kalkamadığı için bazı konuklar gelemedi, kendi etkinliklerini gerçekleştiremedi. En büyük eksiklik mülki ve yerel yönetimin katılmamasıydı. Hiç duymamış gibi davrandılar. Kuşkusuz işleri çoktur, yoğundurlar, ama açılışta olsun vali/başkan olarak katılamasalar bile bir yardımcılarını gönderebilirler, bir açıklama yapabilirlerdi. Yerel radyolardan duyurular yayınlanabilirdi… Şehir merkezinde pankart asacak bir duvar kalmadığından konteynır kentlerin girişlerine pankart veya afiş yapıştırılabilirdi.
Duyurular yeterince yapılmayınca, festivalden haberi olmayanlar gördüm, üzüldüler söyleyince…
Her mahalleye bir etkinlik…
Anadolu’da birçok şehirde bir film festivali yapılıyor. Gözde olması, ilgi çekmesi, oyuncuların katılmasının sağlanabilirliğiyle kotarılması kolay bir çaba diye düşünülüyor. Ancak hedef kitleye ulaş(a)madığı için beklenen yararı sağlayamıyor bu tür çabalar. Antakya için örnek verirsek: Her konteynır kentte folklordan tiyatroya, fotoğraf sergisinden söyleşilere, resim çalıştaylarından, çocuk etkinliklerine birçok etkinlik düzenlenir. Valilik, belediye, resmi kurumlar, fabrikalar bu etkinliklerin ayrıntılı programlarını duyurur. Çalışanların eşleri, çocukları, komşuları böylelikle haberdar olur ve sanatın iyileştirici gücü yayılır. Tabii ki film gösterimleri de yapılmalı… her mahallede çocuklara yönelik filmler gösterilir. Festival filmleri ise belli salonlarda ulaşır insanlara.
Sanat, tam da o zaman etkisini gösterir ve yaşanan sorunların, felaket sonrası oluşan hüznün tez elden giderilmesini sağlar.
Festivalin taşıyıcı gücü Mehmet Oflazoğlu ve ekibi canla başla çalışsa da, insanlar bilmediği, duymadığı için filmleri biz bize izlemek zorunda kaldık; tabii ki üzücü ve çözümsüzlük boğuyor insanı.











